Alexa
Medya Siyaset

10 Kasım’da Erdoğan…

10 Kasım’da Erdoğan…

81 yıl oldu, O büyük insan, o başkomutan, o büyük devlet adamı, O DEHA aramızdan bedenen ayrılalı. Çok kalmadı “Koca bir asır” demeye. Yüreklerimizde halâ tazeliğini koruyan sevgi, saygı, minnet ve vefa borcumuzu ödemek adına özlemle andık onu… Salt içerde değil,Ülke dışında da hakettiği sevgi ve saygıyla anıldı.
——
Erdoğan’ın Aksaray’ında da anıldı…  Yaptığı konuşmayı bütün kanallar anlı ve canlı yayınladı. Dünya izledi. Onların ne hissettiğini, ne düşündüğünü bilemem…  ANCAK;

Ben kaygıyla, üzüntüyle çokça da kahırla izledim.

Baştaki o şapkalardan birisi neyse de; öteki birisinin söyledikleriyle ülkenin en yüce makamını temsil ediyor olması üzüntümü katladı…

Neler miydi beni üzüntüye garkeden?…

* Atatürk’ün Osmanlı Paşası olduğuyla başladı söze…

İyi de o anda nerenin ve kimin paşası olmasını beklerdiniz ki? Patagonya’nın mı?…  Yoksa Sümerlerin mi?…? Bu durum halel mi getirdi “geleceğin” Atatürk’üne…?

Şayet söz, “Osmanlı Paşası olarak yola çıkıp kendi ülkesi Osmanlı’yı tarihe gömen kişi olduğu” aşamasına getirilmek isteniyorsa, sözün devamının nerelere götürülmek istendiğini zerrece düşünmek istemem. Varsa böyle bir istenç, bu saygısızlığın çok ötesine aşar.

Atatürk, Osmanlıyı yıkan-tarihe gömen kişi değil, onun küllerinden, bağımsız, özgür, saygın taptaze demokratik, laik sosyal bir hukuk devleti yaratan kişidir.

Osmanlı’yı yıkan, Osmanlının kendisine, kendi ihanetidir, kendi cehaletidir, bağnazlığıdır, çağdışı kalmışlığıdır.

Osmanlı’nın bu hali bile, Yeni Türkiye Devleti’nin Osmanlı’yı inkârı anlamına da gelmez. Durum tam tersidir… Osmanlı’nın en, ekonomik, sosyal, kültürel mali yönden kötü- en yoksul günlerinde saraylar yaptırmak üzere sömürgeci-faizci emperyal güçlerden aldığı borçları bile  o taze Cumhuriyet inkar etmeyip, geçmişine halel getirmemek adına paşa paşa ödemiştir.

 

* Erdoğan sözlerinin devamında; Atatürk’ün Ankara’da toplanan meclisi Osmanlı adına topladığını da söyledi.

Bu çarpık, bu yalan-yanlış tarihi bilgiyi Erdoğan ancak hocası Kadir Mısıroğlu’dan edinmiş olmalı. Hangi tarih yazar bu aymazlığı? Çarpıklığın neresine itiraz edelim ki?

Boynunda, Osmanlının idam fermanını taşıyan bir kişi, tutacak kendisine idam fermanı çıkaran Osmanlı adına meclis toplayacak!…

Mantığı, izanı neresinde bu tarihi bilgi(!)nin?

Peki de, Erzurum ve Sivas Kongreleri, bunların da öncesi Amasya Genelgesi ve oralarda alınan kararlar neyin nesiydi, Osmanlı adına meclis toplanacak idiyse!?..

22 Haziran 1919 tarihli Amasya genelgesi hiç okunmamış olamaz:

1-Vatanın bütünlüğü, milletin istiklali tehlikededir.
2-İstanbul Hükümeti üzerine aldığı sorumluluğu yerine getirmemektedir.
3-Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır”

Bu kararlara rağmen, bu tarihten tam 10 ay sonra, 23 Nisan 1920’de Gazi Mutsa Kemal Atatürk, Ankara’da Osmanlı adına MECLİS toplayacak öylemi!?…

Milletin azim ve kararı, sarayı kurtarsın diye, meclis toplanacak!?… Yine soralım: Mantık ve izan neresinde bunun?

Kaldı ki; o tarihte İstanbul’da işbaşında bir hükümet ve dağıtılmış da olsa bir meclis yok muydu? Bu iki farklı kurum sarmaş dolaş mıydı da biri öteki adına iş yapsın?

İyi ki cümlenin devamında; Ankara’da toplanan Meclis’e Sultan Sarayı’ndan destek geldi denilmedi.

Tarihi gerçek: Ankara’da toplanan meclisin adı Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir (TBMM) ve İstanbul’dan taşıma değil, sıfırdan kurulmuştur. Elbette, İstanbul’dan katılan yurtseverler olacaktı!. Oldu da!… Ama adı Osmanlı meclisi olmadı!.

Beni üzen, kahreden; bu ülkenin Cumhurbaşkanının bunları bilmiyor olması değil; – ki bilmiyor olamaz- bilmiyor görünmesidir!…

Onun başındaki şapkalardan birisi beni hiç mi hiç ilgilendirmez… Kendi parti politikasına uygun düştüğünce, kapalı grubunda inandığı fikirleri kendi yandaşlarına-partidaşlarına; kendi deyişiyle ümmetine söyleyebilir. İnandırabilirde. Aya dört şeritli yola inandıran bu çarpıtmaya mı inandıramayacak!?…

Keşke o ikinci önemli şapka başta olmadan söylenmiş olaydı bu sözler!.

Ne var ki, o ikinci şapka başta mevcut!.. Ve asıl güç bu şapkadan alınmakta!. Oysa o şapkanın bağlayıcılığı var.. Aklına estiği gibi tarih yazamaz, yazdıramaz. Hiç kimse yapamaz bunu!… Hele o ikinci şapka hiç yazdıramaz.. Çünkü tarihi çarpıtma ülkenin sade geçmişini değil, geleceğini de lekeler.

 * Hepsi bu kadar da değil… Erdoğan, Harf devrimi’ne de getirdi sözü Sarayındaki konuşmasında.

Sarayın müdavimleri salondan; ben dahil halk da televizyondan izledi konuşmaları:

Meğer; Osmanlı’da %50’nin üstünde olan okur-yazar oranı, Harf Devrimi ile biranda sıfırlanmış… Ne yazık ki alkış aldı salondan bu sözler. Kafam kendiliğinden gidip geldi iki yana.Rahmetli ninem geldi aklıma…

Yıl 1950’ler: Benim okuma yazma öğrendiğimi görünce  sevincinden ağlamıştı ninem: “Ah oğul ah!…” demişti. “Dedenden gelen bir mektubu okutma karşılığında bir tam gün gündeliğe gittiğim çıkmaz aklımdan”…

Osmanlı’ydı ninem… Yine onun ifadesiyle “Nüfusu 5000’i aşan kasabada 5-10 kişiymiş

okuma yazma bilen. Osmanlı’nın hangi köşesi farklıydı ki Anadolu’nun bu ücra köşesinden?

%50 okuma yazma oranına ne zaman ulaşmış ki Osmanlı?… Doğru olsaydı, bunca cehalet kol gezer miydi ülkede? Belki yıkılmazdı bile Osmanlı.

Yalan ya da yanlış ile kim abad olmuş ki?

*

“Söylenecek çooook, ceremeye (cezaya) verecek para yok” derlerdi büyüklerimiz.

Ey İzan ve vicdan, devreye giriver gayri!…

*
Değerli Öğretmen ağabeyim, İbrahim İpek’in çok beğendiğim şu veciz sözü ile bitirmek istiyorum sözlerimi:

“Atatürk’ü -öyle ya da böyle -yıpratmaya çalışmak en azından vefasızlıktır..hele hele onun makamında iseniz..”

Mehmet Halil Arık
mehmethalilarik@gmail.com
0535 202 11 61

Mehmet Halil Arık

Mehmet Halil Arık

Emekli Eğitimci
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. GÖNÜL PINAR ATACI dedi ki:

    Tek sözle : MUHTEŞEM. Çok değerli ve sevgili sayın ARIK’ın kalbine, eline ve kalemine sağlık

BİR YORUM YAZ