Alexa
Medya Siyaset

10 Kasım : Savaştan Barış Yaratan Atatürk’ün Yeniden Doğuşu

10 Kasım : Savaştan Barış Yaratan Atatürk’ün Yeniden Doğuşu

Bazı olaylar insana derin acı verir, zaman her şeyin ilacıdır, unutulur denir. Oysa bazı olaylar vardır ki unutmak şöyle dursun, her gün eksikliğini yüreğimizin derinliklerinde hissetmeye ve bütün hasretiyle yaşamaya devam ederiz. İşte 10 Kasımlar da bizim için aynıdır.

Tarih 10 Kasım 1938. Türk milletine, insanlığa ve medeniyete hizmet etmiş olan, savaştan barış yaratan büyük insan Atatürk,dünyaya gözlerini kapadı.Cumhuriyet ve cumhuriyet çocukları 15 yaşında yetim kaldı. Yetim kaldı ama Atatürk’ün nesli olmak, onun mirasına sahip olup onu devam ettirmek dünyaya bedeldi.Çünkü o milletine onur ve şerefi ve insanca yaşama yolunu göstermiş, belki de bunlardan daha da önemlisi bu haklarasahip çıkılmasını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştı.[1]

Acı haber, radyoda ağlayan bir spikerin sesinden Türkiye’ye duyuruldu, 11 ayrı dilde de dünyaya duyuruldu. 10 Kasım 1938’de yediden yetmişe, on yedi milyon yürek Atası için, yasa boğuldu. “Bütün millet ağladı” sözü ilk defa anlamını bulmuştu. Atanın naaşı, 11 Kasım’da tahnit edilip, 14 Kasım’da Dolmabahçe Sarayında hazırlanan katafalka konulmuş, 16 Kasım’dan itibaren üç gün boyunca ziyarete açılmıştı. Yüzbinler, atasını son kez ziyaret etmişti. Haberi duyan yola koyulmuştu. Memurlar, balıkçılar, hamallar, tüccarlar, siyah çarşaflı, kürklü, mantolu kadınlar herkes yas tutmuştu. Ziyarete gelen tek bir kişi bile sarayın halılarına, resimlere, kristal avizelerine bakmıyordu, tüm bakışlar sadece yüksekte duran, yanında genç subayların bronzdan heykellermiş gibi dimdik nöbet tuttukları tabuta dikilmişti”.

Türk milletinin Atası, 19 Kasım’da Dolmabahçe’den başlayan kortej eşliğinde, neredeyse tüm İstanbul’un gözyaşlarıylaSarayburnu’nda Yavuz Zırhlısına uğurlandı. Orada içlerinde İstanbul’a geldikleri gibi giden, ancak Atatürk’ü son kez selamlamak isteyen İngiltere, Sovyetler Birliği, Romanya, Fransa, Almanya ve Yunanistan’ın gönderdiği savaş gemileri hazır bulunmuştu. İzmit’e getirildi. O çok sevdiği trene konuldu.[2]

Kara Tren; Umutların, heyecanların, bağımsızlığın, onurun, gururun, özlemin, hasretin ve kavuşmanın sembolü olan o tren, Atasını 20 Kasım’da Ankaralılara kavuşturdu. 21 Kasım’da Meclis önünde yapılan törenle Etnografya müzesine konuldu.

Aynı gün bütün yurtta, köy ve kasabalarda da aynı üzüntüyle törenler yapıldı. Bütün insanlık ve medeniyet onun önünde hürmetle eğildi, matem tuttu. Artık ne Türk sancağı bir daha bu kadar büyük bir Türk’ü örtebilecektir ne de dünya bayrakları…

“Türk Milleti, O’nu başında gördüğünden beri, yas tutmamaya, yaslı olmamaya söz vermişti. O’nun hayatını kaybetmesi bile karalar bağlatmamalıydı…” Matemin sembolü “siyah renk” bilinçli olarak kullanılmamıştı.[3]

21 Kasım’da Ankara’da onun için yapılan törende Türk askeri birliklerden başka, bayrakları ve kılıçlarıyla selamlayan Almanya, Bulgaristan, Fransa, İngiltere, İran, Romanya, Sovyetler Birliği Yugoslavya ve Yunanistan askeri onur kıtaları da vardı. Askeri birliklerin dışında on yedi devletin, başkanları tarafından gönderilen özel temsilciler ve diğer ülkelerin büyükelçileri vardı. Törene katılan devletlerin bir kısmı ile Türkiye daha on beş yıl önce savaştan çıkmıştı. Çanakkale’de tüm dünya Türk’ü yenmek için birleşmişti de karşılarında Mustafa Kemal’i bulmuştu, 21 Kasım 1938’de de aynı dünya, Atatürk’le son defa vedalaşmak için birleşmişti. Dahası bu törene katılan ülkeler, bir yıl sonra başlayacak olan İkinci Dünya Savaşında birbirlerine düşman saflarda yer alacaklardı. Atatürk’ün uğurlandığı bu tören, farklı kamplarda yer alan ülkeleri bir araya getiren bir zemin olmuştu. İsviçre gazetesi, cenaze töreninde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde tasvir etmişti: “Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde Faşistler, Demokratlar ve Komünistler hepsi sessiz kalıp eğildiler…”[4]

O cephede yendiği düşmanlarını bile öyle etkilemişti ki onları kendine hayran bırakmıştı. İngiliz Mareşal SirBirdwood, Çanakkale’de Anzak Kolordusunun başında bizzat Mustafa Kemal karşısında yenik düşmüştü.İstanbul İşgal Komutanı olarak karargâhıyla Pera Palas Oteline yerleşmiş, aynı otelde kalan Atatürk’le burada görüşmüştü ve o günden sonra Atatürk hayranıydı.21 Kasım’da yapılan törende İngiltere’yi temsil etmişti.[5] Bu törene çok ağır hasta olduğu halde katılmış, Etnografya Müzesi’nin karşısındaki halkevinin balkonunda Atatürk’ü selamlamıştı. Sonradan gönderdiği mektupta: “Bir zamanlar saydığım muhterem düşmanım, bilahare en hürmet ettiğim dostum” diye Atatürk’ün son hatırasını selamladığını belirtmişti.

Hani şu ordularını denize döktüğü, savaş sırasında düşmanı olan Yunan başkomutanı Trikopis. İşte bu kişi hiçbir baskı ve zorlama olmadan, her Cumhuriyet Bayramı’nda Atina’daki Türk büyükelçiliğine giderek ve ATATÜRK’ün resminin önüne geçerek saygı duruşunda bulunmuştur.

“Tarihini bilmeyen uluslar yok olmaya mahkûmdur” demişti. Kendinden önceki tarihi çok iyi bildiği gibi, attığı her adımda hem yaşadığı günü hem de asırlar sonrasını hesap etmişti.

Türkleri Anadolu’dan çıkarmak isteyen Venizelos, Atatürk’ün barışa dayalı siyaseti neticesinde 1930’da Türkiye’yi ziyarete gelmiş, 1934’te Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday göstermişti.1930’da Türkiye’ye geldiğinde, Atatürk’le görüşeceği günün sabahı, berberi Mehmet, Selanik’i alan Ankara’yı da almaya çalışan Venzielos’un ayağına gidilmesinin ve görüşülmesinin yanlış olduğunu söylemesi üzerine:  “Bu memleket işidir… Bunu yapmazsak tarih bizi affetmez.”[6]demişti. İşte o tarih bize, onunla ilgili öğrendiğimiz her gerçek karşısında boynumuzu asla büktürmemişti. Aksine her defasında başımızı dik tutmamızı sağlayıp yolumuza ışık tutmuştu. Hatta onun nesli olmak bizim için en büyük değer olmuştur. Onun asil, onurlu ruhuyla tanımıştı, bu dünya Türk milletini. İşte bu yüzden Atatürk dediğimizde bile göğsümüz kabarmaktadır, anlatmaya kelimeler yetmemektedir. Bu yüzden Türk milletinin çocuklarının, torunlarının ve bizim başımız hala diktir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurucusu Atatürk ve arkadaşları “insanlar ölsün diye değil insanca yaşasın” diye uğraşıp didinmişlerdi. Cumhuriyeti ilan etmişler ardından uygar bir yaşam için başta sağlık ve eğitim alanındaki kurumları tesis etmişlerdi. Atatürk’e göre “ulusun hayatı tehlikeye düşmedikçe savaş bir cinayetti.”Ki o Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı cephelerde ve zaferlerle geçmişti. Savaşa karşıydı ama esaret de onun için ölümle eşti. Onun için ölüm, sadece özgürlük için göze alınabilecek bir kavramdı. Ya istiklal ya ölümdü. Onun için taarruzu değil ölmeyi emretmişti.1919 Eylül’ünde Doğuda Ermeni olaylarını incelemeye gelen General Harbord kendisine Türk tarihini okuduğunu, çok güçlü ordular kurup komutanlar yetiştiğini, ancak Birinci Dünya Savaşında dört müttefikle yenik düşüldüğünü, kurulu bir ordu yokken nasıl mücadele edeceğini sorduğunda; Generale Türk Tarihini okuduğu için teşekkür etmiş ancak “emperyalist pençesine düşen bir kuş gibi yavaş yavaş aşağılık bir ölüme mahkûm olmaktansa babalarımızın oğulları olarak vuruşa vuruşa ölmeyi tercih ediyoruz” şeklinde konuşmasını bitirmişti.[7]

Atatürk, “Dünya yurttaşları çekememezlik, açgözlülük ve kinden uzaklaşacak biçimde eğitilmelidir” anlayışına sahipti. Dünyayı bir apartmana sakinlerini de devletlere benzetmişti. O demişti ki: “Dünyada milletler bir apartmanın sakinleri gibi kabul edilir. Eğer bir apartman, sakinlerinden bazıları tarafından ateşe verilirse, diğerlerinin yangının etkisinden kurtulmasına imkân yoktur.”

Atatürk, kendi şahsı için sunulan bütün fırsatları reddederek milleti maceralara sürükleyecek yerde bütün istila emellerini, emperyalizmi tam anlamıyla tasfiye etmiştir. Türk ordusunu bir istila kuvveti olarak değil, ancak yurdu tecavüze karşı koruyacak bir müdafaa aracı olarak yeniden konumlandırmış, düşman olduğu bilinen ülkelerle asırlarca süren anlaşmazlıklara son vererek tarihte eşi görülmemiş dostluklar kurmuştur. Yüzlerce yıldır beraber yaşayan, analarını ve vatanlarını seçme şansı olmayıp bu toprakları vatan bilenleri “Türk milleti” şemsiyesi altında toplamıştır. Haklı mücadele uğruna toplanan bu yürekleri dışardan gelen ideolojilerin baskısından koruyarak “milli birlik” ruhu içinde, ahenk ve hoşgörüyle kuvvetlendirerek “Yurtta barış dünyada barış”ın temsilcisi yapmıştır.

Bu büyük insan tek kelimeyle “SAVAŞTAN BARIŞ YARATMIŞTIR”.

Atatürk’e göre iki Mustafa Kemal vardı. Demişti ki: “Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni yaşam ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim girişimlerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!

ATATÜRK’ÜM SEN 10 KASIM’DA ÖLMEDİN.

ÇÜNKÜ BİZ HER 10 KASIM AĞLAR, YENİDEN DOĞAR, MUSTAFA KEMAL OLURUZ!

Dr. Gülhan SEYHUN

 

[1] Orhan Çekiç, “Atatürk Diktatör müydü?”, 57 Yıl, Ed. Ahmet Özgür Türen,7. Bs., Ankara, 2016, Gece Kitaplığı Yay.,  s. 76.

[2] Tunç Boran, “Atatürk’ün Cenaze Töreni: Yas ve Metanet”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 47, Bahar 2011, s. 490-506.

[3] Tunç Boran, “Atatürk’ün Cenaze Töreni: Yas ve Metanet”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 47, Bahar 2011, s. 496.

[4] Tunç Boran, “Atatürk’ün Cenaze Töreni: Yas ve Metanet”, Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, S 47, Bahar 2011, s. 512-513.

[5]Sadi Borak, Bilinmeyen Yönleriyle Atatürk, İstanbul, Akşam Kitap Kulübü Yay., 1966,  s. 29-30.

[6] Turhan Gürkan, Atatürk’ün Uşağının Gizli Defteri, İstanbul, Fer yay., 1971, s. 106-107.

[7]Atatürk’ten Anekdotlar, Genelkurmay Başkanlığı Yay., s. 87-88. http://www.ata.tsk.tr

Dr.Gülhan Seyhun

Dr.Gülhan Seyhun

1968, Burdur doğumlu. 1986’da GATA Sağlık Meslek Lisesinden, 1990’da GATA Hemşirelik Yüksek Okulundan, teğmen olarak mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde görev yaptıktan sonra 2014 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanlarında iki yüksek lisans, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde doktora derecesi aldı. Toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Dr. Gülhan Seyhun, en büyük problemin çocuklara kötü örnek olan yetişkinlerde olduğu inancında. Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevdalısı olarak yaşayan Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı ve dansa tutkun bir akademisyendir. Evli ve iki çocuk sahibidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ