Alexa
Medya Siyaset

15 Temmuz ve Laiklik

15 Temmuz ve Laiklik

15 Temmuz 2016, insanların din duygularını istismar ederek devletin kurumlarını ele geçiren/geçirdiğini düşünen bir cemaat tarafından“milletin canına, Türk askerinin onuruna, Atatürk’ün kurduğu laik ve demokratik cumhuriyete” kastedilen bir gündür.

Hala neler olup bittiğini tüm gerçekliğiyle anlayamadığımız o gün,ne yazık ki nice canlara kıyılmış, Türk ordusunun onuruna leke sürülmüş ve laik cumhuriyet yara almıştır. O gece milletin canına siper olan, demokrasiye sahip çıkan ve atalarından miras aldığı onuruyla hareket eden tüm asker ve sivil vatandaşımızdan gazilerimizi saygıyla, şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

Yine, yeniden ATATÜRK diyoruz. Çünkü bu olay, Atatürk ilke ve inkılaplarının önemini özellikle cumhuriyetin en önemli ilkesi olan laikliği bize yeniden hatırlatmıştır. Çünkü devlet yönetiminde laik olmak demek; yasama, yürütme, yargı işlemlerinin herhangi bir din, mezhep, inanç farkı gözetilmeden insan hak ve özgürlüklerine, hukuka dayalı olarak yerine getirilmesidir. Devletin ve devleti yönetenlerin herhangi bir dine, mezhebe, inanca karşı daha yakın veya daha uzak olmaması, herkese her dinden, inançtan olanlara eşit mesafede durması demektir. Her vatandaşın, devlet hizmetlerinden eşit faydalanması veya kendisine sahip olduğu inancına göre pozitif veya negatif bir farklılık yaratılmadığından emin olmasıdır.

Eğitim hayatında laik olmak demek; eğitim ve öğretimin herhangi bir dini, mezhebi ve inancı taraf olacak şekilde dayatmaksızın, her dinden her mezhepten ve inançtan insana tarafsız bakabilen, düşmanlık beslemeyen, kendisine, ailesine, topluma, ülkesine, dünyaya yararlı birer insan yetiştirmektir. Her vatandaşın, eğitim hakkından yararlanırken inancına göre pozitif ya da negatif farklılığa maruz kalmadığından emin olmasıdır. Laik eğitim aslında insanlar arasında ötekileştirilmenin ortadan kaldırılmasıdır.

15 Temmuz bize yine Atatürk inkılaplarından özellikle tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ne kadar yerinde bir karar olduğunu bir kez daha göstermiş, bize yol gösteren, ilham veren tarihimizi yeniden hatırlatmıştır.

Tekke ve zaviyeler, tarikat mensuplarının oturup kalkmalarına, ayin yapmalarına mahsus yerlerdir. Başlangıçta İslam halkını aydınlatma ve doğru yola sevk etme gibi yapıcı rolleri bulunan bu kurumların arasında Mevleviler gibi güzel sanatlara hizmet eden, Bektaşiler gibi dinde hoşgörülü olmayı telkin edenleri vardı. Sosyal yardımlaşma, edebiyat ve güzel sanatlar öğretmek, ruh terbiyesi vermek gibi görevleri bulunan ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş dönemlerinde etkin olarak görev yapan bu kurumlar, devletin gerilemesine paralel olarak olumlu özelliklerini kaybetmişlerdi.

  • İçlerinde kendi mensupları arasında kardeşlik dayanışma ortamı yaratmakla beraber, diğer tarikatlara karşı düşmanca duygular beslemeye başlamışlardı.
  • Dünyayı umursamadıkları için insanlarda çalışma şevkini kırıyorlar, bazılarında aralıksız namazlar kılınıyor, saatler süren zikir ve ayinler yapılıyordu. Bu nedenle çalışmadan yaşayan asalak insanlardan oluşan miskinler yuvasına dönmüştü.
  • Bazı tarikat liderleri, halkı sömürüp vergi topluyordu.
  • Bir kısmı da ahlaken çöküntüye uğramıştı.
  • Siyasi ve ekonomik çıkarlara alet olmuşlardı. İktidarlar bazen tarikatlara dayanarak nüfuz kazanıyor bazen de tarikatlar halkı iktidara karşı ayaklandırabiliyordu. Çoğunlukla tutucu geri akımların temsil edildiği bu kuruluşların mensupları arasında devlet hizmetlileri de bulunuyordu. Bu nedenle, bazı tekke ve zaviyeler devletin koruyuculuğu altında idi. Laik devletin bu tür gerici kurumları desteklemesi mümkün değildi. Buralardaki kişiler ayrıca çevrelerindeki yurttaşları diledikleri gibi sömürüyorlardı.[1]

Birlik ve beraberliği sağlamak, çağdaş bir devlet ve toplum oluşturmak için olumlu fonksiyonları kalmamış olan bu kurumların kaldırılması gerekiyordu. Atatürk, 30 Ağustos 1925’de Kastamonu’da yaptığı konuşmada “Efendiler ve ey millet biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler ve mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat tarikatı medeniyedir” diyerek bu konudaki tavrını belli etmişti. 30 Kasım 1925’te Tekke, Zaviye ve Türbelerin Kapatılması Kanunu kabul edilmiş aynı gün şeyh, derviş, mürit gibi unvanların kullanılması ve kurumlarla ilgili elbiselerin giyilmesi ve muskacılık yasaklanmıştı.

İşte 15 Temmuz’un anlamı, bizim için Atatürk’ü ve onun ilkelerini özellikle laikliği yeniden anlamak, yeniden akıl ve bilime sarılmaktır. Devlet hayatının, yasama, yürütme ve yargının herhangi bir dine, mezhebe, tarikata göre değil insan hak ve özgürlüklerine, çağdaş hukuka dayandırılmasıdır.

[1] Ali İhsan Gencer, Sabahattin Özel, Türk İnkılap Tarihi, Der Yayınları, 2015.

Dr.Gülhan Seyhun

Dr.Gülhan Seyhun

1968, Burdur doğumlu. 1986’da GATA Sağlık Meslek Lisesinden, 1990’da GATA Hemşirelik Yüksek Okulundan, teğmen olarak mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde görev yaptıktan sonra 2014 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanlarında iki yüksek lisans, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde doktora derecesi aldı. “Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri, II. Dünya Savaşı Dönemi” kitabını yazdı. Toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Dr. Gülhan Seyhun, en büyük problemin çocuklara kötü örnek olan yetişkinlerde olduğu inancında. Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevdalısı olarak yaşayan Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı ve dansa tutkun bir akademisyendir. Evli ve iki çocuk sahibidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ