Alexa
Medya Siyaset

23 Nisan ve Milli İrade

23 Nisan ve Milli İrade

23 Nisan 2019, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışının 99. yılı. Atatürk’ün liderliğinde milletin egemenliğini ele geçirdiği gün.

Öyle bir meclis ki sadece kendi geleceğine değil sonraki nesillerin kaderine de yön verdi. Benim, sizin, hepimizin özellikle fakir, kimsesiz çocukların ve kız çocuklarının yaşamını şekillendirdi. Özellikle fakir ve kimsesiz çocuklar diyorum çünkü zaten hâli vakti yerinde olanların her zaman için iyi eğitim alma şansı vardı. Günümüzde bile iki milyona yakın kadın, okuma yazma bilmiyorsa ve insan olarak sahip olduğu hakların farkında bile değilse ben Atatürk’ün çocuğu olarak varlığımı Atatürk’e ve bu meclise borçluyum. Çünkü var olmak sadece dünyaya gelmek demek değil; özgür düşünebilmek, vicdanımın sesini dinleyerek güçlünün değil haklının yanında olmak, kalabalıkta yalnız kalsam da dimdik durabilmek, yanlışa yanlış diyebilmek, akıl ve bilime inanmaktır.

Atatürk, bugünü çocuklara armağan etmişti. Onun çocuk sevgisi aslında bir bakıma yaşanmış ve öğrenilmiş bir sevgiydi. Bu sevgi annesinden ona geçmişti. Çünkü Zübeyde Hanım, 6 çocuğundan 4’ünü kaybetmiş, evlat acısı çekmiş, hayatı boyunca muhtaç olan çocuklara yardım etmişti. Hatta Atatürk, annesinin bu çocuk sevgisini,onun mezarı için plan çizenlere ifade ederek anıta gerek olmadığını sadece bir kaya bulup üzerine “Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım burada gömülüdür.” yazmalarını, çevresine de çocukları çok sevdiği için çocuk parkı yaptırmalarını tavsiye etmişti.[1]

Atatürk’ün 11 yılı savaşın içinde geçmişti. Savaş, çocukları yetim bırakmıştı. O da küçük yaşta yetim kalmıştı. Ancak biliyordu ki fırsat verilirse bir çocuk eğitimle, bilim ve insanlık tarihinden aldığı ilhamla kendisini geliştirebilir, ülkesini ve hatta dünyayı değiştirebilirdi. Bunu kendisi yaşayarak ispat etmişti. Onurlu ve mutlu bir gelecek için çocukların eğitimi çok önemliydi. Gördüğü kıvılcımları alevlere dönüştürebileceğinden emindi. Sadece kendi evi bile evlatlık aldığı öksüz, yetim veya hasta olan sekiz çocuğa yuva olmuştu.

1916’da Doğu’da savaş sonunda ortada kalan çocuklardan üçüne sahip çıkmış, Ömer’le İhsan’ı bir süre karargâhında barındırmış, onlara şiir ezberletmeye çalışmış, Abdürrahim’i İstanbul’a annesinin yanına göndermişti.[2] Yine 1921’de İzmit’te Kuvayımilliye’ye katılıp yaralanan 12-13 yaşlarındaki Osman, Tevfik ve Cemal adlı çocukları himayesine alıp, tedavi ettirmişti.[3]

Fransız gazeteci Berthe G. Gaulis’in Çankaya Akşamları II adlı kitabında Kurtuluş Savaşı’nın çocukları bakın nasıl yer almıştı:

“…Bizim kağnı, Ankara ile Çankırı arasında bulunan Kızılkaya kasabasına gelmişti. Birden, etrafımızı bir çocuk topluluğu sardı. Bazısı tamamen çıplaktı, bazısında elbiseler lime lime idi. Ama yüzleri öyle sevimli idi ki.

—Kızım, adın ne senin?

Mavi gözlü, sekiz yaşında bir kız çocuk.

—Benim adım Fatma.

—Baban var mı?

—Hayır, öldü.

—Kim bakıyor sana?

—Anam!

—Annen nerede?

—Tarlaya ekin ve ot biçmeye gitti.

—Kardeşlerin var mı?

—İşte bu var.

Küçük kızın gösterdiği, beş yaşlarında bir erkek çocuk. Üstünde, sadece bir gömlek.

—Ona ben bakıyorum.

İkinci çocuğun, üçüncünün, dördüncünün, beşincinin ve ötekilerin babaları ya şehit ya da cephede harpte. Anaları da tarlalarda çalışır. Tamamen çıplak, yedi sekiz yaşlarında bir erkek çocuk dikkatimizi çekti.

-—Ya bu? Kim acaba?

—Bu bir yetim. Babası şehit, anası da öldü. Şimdi ona bir yaşlı kadın bakıyor.

Tam o sıralarda, yanımıza yetmişinde bir ihtiyar kadın yaklaştı. Bastonuna dayanıyordu. Sordu:

—Ankara’dan mı geliyorsunuz?

—Evet!..

—Öyle mi, ordudan haber var mı?

Gözlerindeki alev, yüreğindeki ateşi yansıtıyordu. Ordumuz demir gibi. Allah’ın inayetiyle çok geçmez, düşmanı yok eder.

—Şükürler olsun, evladım!

Kadın uzun uzun içini çekmişti.

—Çocukların var mı ana?

—Dört oğlum vardı. Üçü öldü. Dördüncüsü cephede. Bekliyorum onu!

Gözlerinden süzülen yaşlar, yüzündeki kırışıklıklarda duraklıyor, onları nemlendiriyor…”[4]

Anadolu, adeta yetimler yurdudur. Yetim kalan çocukların barınması, beslenmesi, hastalıklarının iyileştirilmesi, eğitilerek geleceğe hazırlanması gerekmektedir. Bunun için Atatürk’ün ve meclisin desteğiyle Çocuk Esirgeme Kurumu faaliyete başlamıştı.  Milli bayram olarak kabul edilen 23 Nisan’lar, 1923’ten itibaren çocuklara yardım kampanyasıyla yetimlerin umudu olmuş, Himaye-i Etfal rozetleri satılarak şenlikler, balolar düzenlenerek yardım toplanmış, yetim çocuklar için adeta ülke seferber edilmişti. 1929’dan itibaren de sadece bir gün değil bir hafta, çocuk haftası olarak kutlanmaya başlamıştı.[5] Böylelikle yetimlerin umudu olarak başlayan 23 Nisan’lar, yıllar içinde dünya çocuklarına uzanan barış eli olmuştu.

Atatürk’e göre “çocuk” demek sevgi demekti. Sevdiklerine, yanında çalışanlara hangi yaşta olursa olsun “çocuk” diye seslenmişti. Atatürk çocukken sahip olduğu çocuk ruhunu hiç kaybetmemişti. Çocuk ruhuna sahip olmak demek yaratıcılık, özgürlük, meraklı olmak, yeniliklere açık olmak, hayal gücünün zenginliği ve gelecek demekti. O yüzden Türkiye Cumhuriyeti’ni çocuk ve gençliğe emanet etmişti. Çocuk ruhlu olmak demek “böyle gelmiş böyle gider düşüncesine bağlı kalmadan düşünebilme yeteneğine sahip olmak”tı.[6]

Bugün Oğuz Arda Sel, Sena Köse, Bihter Bilgin, Ömer Can, Mavi Nur Tiflizden, Beren Kurtuluş,  Gülce Dikmen, Serhat Şahin, Şule Çet, Rabia Naz Vatan ve yaşı ne olursa olsun sorumsuzluğun, haksızlığın, hukuksuzluğun kurbanı olmuş tüm çocuklar ve onların aileleri için seferber olma vakti. Böyle gelmiş böyle gitmez demek için, içimizdeki çocuğu kaybetmeden, özgür düşünerek, insan haklarına saygılı olarak, barışa hizmet ederek, vatan, millet, insan, doğa ve hayvan sevgisiyle hareket ederek, güçlünün değil haklının yanında yer alarak, en zayıf zamanlarımızda dahi, yapayalnız kalsak da doğrudan şaşmayarak, yanlışa yanlış diyerek, kendimize güvenerek, gücümüzü de ne makam ve mevkilerden ne de yetkilerden almayıp haktan, hukuktan, bilimden ve Atatürk’ten alarak Cumhuriyet’e, milli irademize ve bu çocuklarımıza sahip çıkmalıyız.

Atatürk’ün önderliğinde, bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran ve milli iradeyi birleştirerek güç birliği sağlayan TBMM’nin değerli üyelerini saygı ve rahmetle anarken tüm çocukların ve içindeki çocuk ruhunu kaybetmeyenlerin de bayramını kutlarım.

Dr. Gülhan SEYHUN

[1] Özdil, Yılmaz. (2018). Mustafa Kemal, Kırmızı Kedi Yayını.

[2] Özdemir, Nurullah. (Haziran 1999). Atatürk’te Okuma Tutkusu ve Kitap Sevgisi. Dumlupınar Üniversitesi ve Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 2, s. 217-228.

[3]Streit, Clarence K.(2012).  Bilinmeyen Türkler. Gözden Geçireni Yayımlayan ve Notlandıran: Heath W. Lowry. Çeviren: M. Alper Öztürk, Bahçeşehir Yayınları. 65-73.

[4]Gaulis, Berthe G. (2001). Çankaya Akşamları II, Türkçesi: Firuzan Tekil Cumhuriyet Yayını, s. 33-34.

[5] Özçelik, Mücahit. (2011). 23 Nisan Çocuk Bayramı’nın Ortaya Çıkışı ve 1922-1929 Yılları Arasında 23 Nisan Kutlamaları. Akademik Bakış. Cilt 5. Sayı 9. s. 265-284.

[6]Koç, Emel. (2010). Atatürk, Cumhuriyet ve Çocuk Ruhu. Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi, 45, 71-82.

Dr.Gülhan Seyhun

Dr.Gülhan Seyhun

1968, Burdur doğumlu. 1986’da GATA Sağlık Meslek Lisesinden, 1990’da GATA Hemşirelik Yüksek Okulundan, teğmen olarak mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde görev yaptıktan sonra 2014 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanlarında iki yüksek lisans, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde doktora derecesi aldı. “Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri, II. Dünya Savaşı Dönemi” kitabını yazdı. Toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Dr. Gülhan Seyhun, en büyük problemin çocuklara kötü örnek olan yetişkinlerde olduğu inancında. Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevdalısı olarak yaşayan Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı ve dansa tutkun bir akademisyendir. Evli ve iki çocuk sahibidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ