Alexa
Medya Siyaset

Atatürk Döneminde Ve Şimdi “Torpil”

Atatürk Döneminde Ve Şimdi “Torpil”

Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyor, kalabalık bir halk kütlesi iskelede etrafını çevirmiştir. Bir kadın, elinde bir kâğıtla Atatürk’e yaklaşır; titrek bir sesle:

– Beni tanıdın mı? Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var: Devlet Demir Yollarına girmek istiyor, seni onu alsınlar dedin,  fakat müdür dinlemedi, ne olur bir kere de sen söyle.

Atatürk’ün gözleri parlamıştır, yüksek sesle:

“Oğlunu almadılar mı? Ben salık verdiğim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş? Çok iyi yapmışlar? İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak” der.

Ya bugün?

Yetkili ve etkililerden “torpilliysen” açmayacağın kapı yoktur.

“Dayın” yoksa hangi kapıyı çalarsan çal, hangi sınavı kazanırsan kazan işsizsin.

Bakan ya da iktidar partisine sırtını dayamışsan işten iş beğen; Hele bir de İktidardakinin eşiysen, kızı ya da oğluysan, enişte, damat veya geliniysen; torun, yeğen, kuzen takımındaysan, torun, kardeş, amca, dayı, baldız gibi kan bağlılığın varsa, yaşadın.

Emir, demiri kesermiş; bakan emredecek, bürokrat yerine getirmeyecek, mümkün mü? Seç seçebildiğin kadar, iste isteyebildiğin kadar. En akçalı iş senin olur, en kolay iş sana gelir.

“Torpil”; KPSS’yi de sollar, sınavına da geçer, mülakatı da bitirir.

“Torpilin” ne kadar büyükse, o kadar büyük işe yapışırsın. Genel Müdür, müşavir, müsteşar, danışman, özel kalem müdürü bile olursun.

 

***                                      ***

Yıl 1934, dönemin Milli Eğitim Bakanı Abidin Özmen makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır, Bakan “giriniz” der. Atatürk’ün yaveri, yanında iki çocukla içeri girer ve elindeki zarf Bakan’a verir.

Bakan Bey konuklarına yer gösterir ve zarfı açar. Mektubu okur. Mektupta şunlar yazılıdır.

“Bay Abidin ÖZMEN, Milli Eğitim Bakanı…”
Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırın…”

Bakan ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürünü çağırtır ve şu direktifi verir:
“Yaver Bey’in yanında ki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukların Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir.

Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar.
Mektubun içeriği şöyledir:”Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için; bu çocukları fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum…”
Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek: “Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı.” diyerek olayı anlatır.
İnönü, Bakan adına özür diler;

Atatürk: “Yok özür dileme, çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse!”
(Bakanın yeğeni yüksek mimar H. Rahmi ÖZMEN anlatmış)

Ya şimdi?

Nerde öyle devlet adamları?

“Reis”, Milli Eğitim Bakanı’na mektup yazsın, Bakan da “Reis”in isteğini geri çevirsin!

Anayasa desin, yasa desin, tüzük desin, yönetmenlik desin.

Geçiniz efendim; sıkıysa konuşsun, kabının önüne konacağını bilir.

Halkın çocuklarına KPSS mecburiyeti, mülakat zorunluluğu; arkasından sicil araştırması; anası kim, babası kim? Hangi gazeteyi okuyor? Hangi derneği üye? Solcu mu, sağcı mı, laik mi? Dindar mı soruları?

İşin erbabı mı; liyakat, sadakat, namus sahibi mi, eğitimli mi araştırmasını yapan yok.

***                             ***

Atatürk, arkadaşlarına şöyle sesleniyor:

“ Benden iltimas beklemeyin. Hepiniz benim gözümde değerli, yüksek kardeşlersiniz. Ama hepinize göstereceğim hedef yüce, kutsal bir hedeftir. Hepiniz oraya yönelmişsiniz. Hanginiz daha güzel hatlarla, başarılarla oraya ulaşırsanız, onu ellerimi çatlayıncaya kadar çarparak takdir edeceğim, alkışlayacağım. Benden iltimas ve taraf tutma beklemeyin! Adam olanlar, insan olanlar, fikirleri olanlar, yüksek ideali olanlar değerlerini göstersinler. Benim size kardeşçe söyleyeceğim şey budur. Bütün arkadaşlarıma bildirmek zorundayım ki, ben ulusal hedefe bütün millet kütlesini yürütmek için doğal, ahlaki bir saikim, bunu isterim. Ama kim yapar? Kim yaparsa o başarılıdır.”

Ya şimdi?

Başa geçen “kral” kesiliyor. Kendisine biat edecek adamları yanına topluyor; mevki dağıtıyor, paraya boğuyor, ihaleye katıyor. Her yanda ilkesizlik, tutarsızlık, güvensizlik…  Geçmişte bir birine hakaretler yağdırmışlar bugün canciğer kuzu dolması gibi sarmaş dolaşlar.

Eğitim, öğretim, deney, liyakat, sadakat unutulmuş; “benden”, “bizden” anlayışı hâkim olmuş! İstediğin kadar oku, kaç dil bilirsen bil, ne denli deneyim sahibi olursan ol, hükümet kanadından torpilin yoksa hiçsin.

***                                      ***

Atatürk diyor ki; “Devlet işlerinde liyakat, din açısından da gereklidir; İslam’ın, toplumsal görevlerin verilmesinde dindarlık diye bir ölçütü yoktur, böyle bir talebi de yoktur. Talebi tektir, o da ehliyetin, liyakatin öne çıkarılmasıdır. Ehliyet ve liyakatle dindarlık arasında tercih gerektiğinde, Kur’an ve Peygamber’in tercihi tereddütsüz ehliyettir, liyakattir. Eğer dindarlık veya daha fazla dindarlık insanlar arasında bir değer ölçüsü olursa, iyi bir toplum düzeni kurulamaz. Çünkü dindarlık bir avantaj olunca, daha dindar görünme yarışı başlar; ehliyetin yerini, üretkenliğin yerini dindarlık gösterisi alır.”

Ya bu gün?

Diyanet’e, dilediğince kaynak, dilediğince kadro! İmam Hatiplilere müdürlük, genel müdürlük, şube müdürlükleri… Sonrası, akıl almaz “fetvalar”, düşüncesizce söylenen boş sözler, beceriksizlik, acemilik, bilmezlik, bilinçsizlik, yetersizlik; haktan, hukuktan, bilimden, ahlaktan uzaklık ve hata ve kabahat…

***                                      ***

Kişisel hırslarının eseri olmuş kişilere, partisel çıkarı, ülke çıkarının üstünde tutan örgütlenmelere teslim edilen devletler yıkılmaya, milletler bölünmeye mahkûmdurlar.

Atatürk, bunu yıllar öncesinden görmüş, ona göre tedbirini almış ve bize de uyanık olmayı öğütlemiştir.

“Devlet hizmetine namuslu insanlar alınmalıdır, namuslu insanlar tavsiye edilmelidir. Bu kişiler güvenilir, görüş sahibi, yurtsever olmalıdır. Bu sayede milli birliğimiz de sarsılmaz temeller üzerine oturur. Bir kurumun yaşaması, gelişmesi, başarılı olması; o kurumun başına geçenlerin iyi ahlaklı, dürüst, imanlı ve feragatli kişiler olmasına bağlıdır. Bir millet ancak bu niteliklere sahip insanlar tarafından yönetilirse, geleceğinden emin olabilir. Yiyici, rüşvetçi, ahlaksız insanlar yüce ve kutsal gayeler için, ulusal hizmetler için lekedir.”

Ya bu gün?

Adalet bile adamına göre işliyor.

Bakan, Belediye Başkanı yakınıysan, dışarıdasın, garibansan perişansın.

Alman gazeteciye özgürlük, bizimkine sabret.

Kandırmaca efelenmeler, boş nakaratlar ve vaatler ve vaatler…

 

 

 

Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ