Medya Siyaset

Atatürk Ve Kadın Hakları

Atatürk Ve Kadın Hakları

“Türk kadınının önünde iki seçeneği vardır.  Ya karanlığın temsilcilerine kul-köle-cariye olacak, ya da Atatürk’ün yolunda girecek, karanlığın üzerine yürüyecek ve özgürleşecek.”

Tarih 3 Nisan 1923.

Meclis’te seçim yasası görüşülmektedir.

Tunalı Hilmi Bey ve bir grup milletvekili oran belirlemede sadece erkeklerin değil, kadınların da sayılmasını ister. Sarıklı hocalar, “erkeklik onuruna, duygu ve inançlarına hakaret edildiğini” ileri sürerler; sıra kapaklarına vurarak gürültü çıkararak, bağırarak, Tunalı Hilmi Bey’i susturmaya çalışırlar. Tunalı Hilmi, tutanaklara geçen konuşmasında “Savaşa katılan analar, erkeklerden daha çoktu… Lütfen ayaklarınızı vurmayınız… Efendiler, ayaklarınızla yere değil, kutsal analarımızın bacılarımızın başlarına vurmuş oluyorsunuz. Sizden rica ediyorum, benim anam, babamdan daha yücedir… Analar cennetten bile yücedir. (şiddetli ayak sesleri)… İzin veriniz, arkadaşlar, sizlerden analara bacılara (artan gürültüler) oy hakkı, seçilme hakkı vermenizi istemiyorum, yalnızca sayılmalarını istiyorum” diyerek konuşmasını sürdürmeye çalışır.

Eskişehir Milletvekili Emin Bey, Tunalı Hilmi Bey’e “böyle düşünce olmaz, dinsel yasaya saygı göster, milletin duyarlılıklarıyla oynama”  diye tehdit eder; Konya Milletvekili Vehbi Bey ise,“bizim memleketimize Bolşeviklik daha girmedi, Hilmi Bey” diye bağırır.

Yeni Seçim Yasası, kadınları devre dışı bırakarak çıkar.
***                                      ***

Yıl 1924, Anayasa Komisyonu’nun hazırladığı Anayasa taslığında, “18 yaşını bitiren her Türk milletvekili seçimlerinde oy verebilir” ve “30 yaşını bitiren her Türk milletvekili seçilebilir” hükmü yer almıştı. Erkek ya da kadın adı yazılmamıştı. Kadınların da oy vermesinden yana olan milletvekilleri, tasarıyı “eşitsizliği ortadan kaldırdığı için” memnunlukla karşılar.

Komisyon sözcüsü Celal Nuri Bey,  “her Türk tanımından yalnızca erkeklerin anlaşılması” gerektiğinde ısrar eder. Kütahya milletvekili Recep Bey, “kadınlarımız Türk değil mi?” sorusunu sorar, “elbette Türk’türler” yanıtını alır; “öyleyse, adı geçen maddeler onları da kapsar” der ve Urfa Milletvekili Yahya Kemal Bey’le birlikte, “her Türk” yerine, “erkek ve kadın her Türk” tanımının konmasını isteyen değişiklik önergesi verirler. Önerge reddedilir. 

1920’li yıllarda kadınlarımız, ne seçebiliyor, ne de seçilebiliyordu. Karanlığın, bağnazlığın, taassubun baskısı altında inim inim inliyordu. Koca baskısı, mahalle baskısı, töre, gelenek ve görenekler kadını esir almıştı. Eziliyor, sömürülüyor, horlanıyor, azarlanıyor, özetle insan sayılmıyordu.

Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin; tarlayı düz al, kadını kız al; Kızını dövmeyen, dizini döver; Erkeğin okumuşu kadı, karının okumuşu cadı olur; Ağustostan sonra ekilen darıdan, kocasından sonra kalkan karıdan hayır gelmez; Oğlan doğuran öğünsün, kız doğuran dövünsün gibi aşağılayıcı sözler durumun vahametini gösteriyordu.

***                                      ***

Şöyle bir soru akla gelebilir: o Meclis’te Mustafa Kemal yok muydu? Mustafa Kemal neden sessiz kaldı?

Metin Aydoğan, soruyu şöyle yanıtlıyor: “Yüzlerce yıllık tutucu alışkanlıklar haline gelen kadın sorununun, insanlar üzerinde oluşturduğu toplumsal baskıyı biliyordu… Ona göre, önce Cumhuriyet kabul edilmeli, buna bağlı olarak, topluma yeni bir biçim verecek temel devrimler gerçekleştirilmeliydi. Birinci Meclis, bağımsızlık savaşında büyük bir özveri ve mücadele azmi göstermişti, ama milletvekillerinin çoğunluğu, kadının eşitliği konusuna olumlu bakacak bir anlayıştan uzaktı. Başarılı olmak için, Meclis yenilenerek, tutucu direnç yumuşatılmalı ve değişime olanak sağlayacak yenilik atılımları gerçekleştirildikten sonra, kadın sorununa değinilmeliydi. Kadın sorunu, yasa ve kararnamelerle bir anda çözülebilecek bir sorun değildi.”

Mustafa Kemal, önceliği vatanın kurtuluşuna vermişti. Bu nedenle cepheyi geniş tutuyordu. Devrimler bu arada kadın haklarını da savaş sonrasına ötelemişti. Mustafa Kemal, daha Kurtuluş Savaşının başına geçmeden çok önce hatıra defterine şunları yazmıştı. Yıl 1918, yer Karlsbad “Bu kadın sorununda cesur olalım. Kuşkuyu bırakalım. Açılsınlar. Onların dimağlarını ciddi bilimlerle ve tekniklerle süsleyelim… Onur ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede önem verelim.”

Mustafa Kemal, sorunun kaynağında cehaletin olduğunu keşfetmişti; akılın, bilimin ve eğitimin egemen kılınmasıyla kadınların özgürleşeceğinden emindi.

Mustafa Kemal, akılcı, gerçekçi bir devrimcidir. Yüzyılın alışkanlığını, gelenek ve göreneklerini değiştirmenin kolay olmayacağını biliyordu. Üstelik kadınların da “eşitlik-adalet” gibi bir talepleri de yoktu! Halinden memnun, kaderine boyun eğmeyi kabullenmişti! Şeriat’ın koyduğu acımasız yasakların farkında bile değildi.

Atatürk, Bağımsızlık Savaşı öncesinde ve sonrasında katıldığı toplantılarda kadın hakları konusunu dile getirmiş ve toplumun dikkatini kadın konusuna çekmiştir.

Mustafa Kemal’in tarih bilgisi, felsefi derinliği, sosyolojik yaklaşımı, toplumsal analizi objektiftir. Acelece değil, zamanlama ustasıdır. O, beklemesini de bilir, mücadele vermesini de.

1923’te bir konuşmasında:  “Belki erkeklerimiz memleketi ele geçiren düşmana karşı süngüleriyle, düşmanın süngülerine göğüslerini germekle düşman karşısında bulundular. Fakat erkeklerimizin meydana getirdiği ordunun yaşam kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Yurdun varoluş nedenlerini hazırlayan kadınlarımız olmuş ve kadınlarımız olacaktır. Kimse inkâr edemez ki bu savaşta ve ondan önceki savaşlarda ulusun yaşam yeteneğini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odun kesip getiren, ürünleri pazara götürerek paraya çeviren, aile ocaklarının dumanını tüttüren, bütün bunlarla birlikte, sırtlarıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip cephanenin savaş gereçlerini taşıyan hep onlar, hep o yüce, o esirgemez, o tanrısal Anadolu kadınları olmuştur” demişti.

1925 yılında İnebolu gezisinde peçeyi eleştirmiş: “Onlar yüzlerini cihana göstersinler ve gözleri ile cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak hiçbir şey yoktur. Önemli olarak şunu ihtar edeyim ki, bu halin muhafazasında inat ve taassup, hepimizi en az kurbanlık koyun olmak istidadından kurtaramaz…”

Atatürk, geri kalışımızın nedenini kadın, erkek eşitliğinin olmayışına bağlar. Daha 1925’lı yıllarda bu gerçeği şöyle açıklar: “Bir toplum, bir millet, erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki bir kitlenin bir parçasını ilerletelim, diğerine göz yumalım da kitlenin hepsi yükselme şerefine erişebilsin? Mümkün müdür ki bir topluluğun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin? Şüphe yok yükselme adımları, dediğim gibi, iki cins tarafından beraber, arkadaşça atılmak ve ilerleme ve yenilik alanında birlikte yol alınmak gerekir. Böyle olursa devrim başarılı olur.”

İzmir Kız Öğretmen Okulu’nda 14.10.1925 yaptığı bir konuşmada “Türk kadını nasıl olması gerekir” sorusunu şöyle yanıtlamaktadır: “Türk kadını dünyanın en aydın, en faziletli ve en ağır kadın olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlâkta, fazilette ağır ağırbaşlı bir kadın olmalıdır. Türk kadınının görevi, Türk’ü zihniyetiyle, kol gücüyle, kesin kararlılığıyla koruyabilecek ve savunabilecek nesiller yetiştirmektir. Milletin kaynağı, toplumsal hayatın esası olan kadın, ancak faziletli olursa görevini yapabilir. Herhalde kadın çok yüksek olmalıdır.“

***                                      ***

3 Nisan 1930’daki belediye seçimlerinde, Türk kadını ilk kez seçme ve seçilme hakkını kullandı.

Seçimlerin üzerinden 8 ay sonra 27 Kasım 1930’da Trabzon’a giden Atatürk, Belediye’yi ziyaret eder. Belediye Başkanı Temel Göksel, Atatürk ve beraberindekileri kapıda karşılar. Beraber belediye meclis salonuna gelirler. Salonda üç bayan vardır. Belediye Başkanı bu üç Bayan Belediye Meclis Üyelerini Atatürk’e takdim eder: Sakibe Hanım, Şazimet Hanım ve Falka Hanım. Atatürk, Belediye Meclis Üyesi hanımların arasına oturur. Bayan Meclis üyeleri ile sohbet eder, önerilerde bulunur ve Trabzon’dan mutlu olarak ayrılır.

Kadınlarımıza, 26 Ekim 1933 yılında muhtar ve köy heyetine seçme ve seçilme hakkı verildi. Türkiye’nin ilk kadın muhtarı, Aydın ili Çine İlçesi, Demirdere Köyünden Gül Esin Hanım adlı genç bir kadın oldu.

***                                     ***

Münir Hayri Egeli, “Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar” adlı eserinde Atatürk’ün aklında bulunan kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesinin ilk izlerini şöyle anlatıyor: “Atatürk Ankara Kız Lisesini ziyarete gidiyordu. Sınıflara girilip çıkılacaktı. Kapılardan birinin önünde durdu. İçeride ne ders olduğunu sordu. Müdür, Yurt Bilgisi dersi olduğunu söyledi. Atatürk, ‘Girebilir miyiz?’ diye sordu. Müdürün verdiği olumlu cevap üzerine usulca kapıyı vurdu; sınıfa girdi, biraz ders dinledi. Sonra öğretmene: ‘İzin verir misiniz, ben bir soru sorayım?’ dedi.

Atatürk’ün sorduğu soru üzerine, sırayla birçok zeki kız soruya cevap aradılar. Atatürk kimisini beğeniyor, kimisini onaylamıyordu. Fakat kimsenin de hatırını kırmamaya gayret ettiği belli oluyordu. Büyük Atatürk’ü tanıyanlar, gene büyük bir devrimin öncesinde olduğumuzu hissetmekte gecikmiyorlardı. Nihayet verilen çeşitli cevapları Atatürk kendisi toparladı ve bir cümle içinde ifade etti: ‘Vatandaşın en büyük hakkı seçim ve en büyük vazifesi de askerliktir.’ Bu sözler tebeşirle tahtaya yazıldı. Ondan sonra Atatürk şu soruyu sordu: ‘Milletvekili olmak ister misiniz?’ Bu beklenilmeyen sorunun altından bir heyecan havası doğdu. Herkes hararetli hararetli konuşmaya başladı. Genç kızlar büyük Atatürk’ü adeta biran önce bu kararı vermeye sürüklemek istiyorlardı. O da gördüğü ilgiden memnun kalıyordu. Nihayet Atatürk: ‘Dünyada kadınlar seçmek ve seçilmek hakkını kazanmak için çok mücadele etmişlerdir. Biz size hiç mücadele etmeden bu hakkı veremezdik. Fakat bütün Türk tarihi boyunca analarınız bu mücadeleyi yapmışlardır. Siz de onların hakkı olan seçmek ve seçilmek hakkına ereceksiniz. Fakat biraz önce söylediklerimi hatırlamanız gerekir.( Atatürk Özel Sayısı 2013 Hukuk Gündemi 67 ATATÜRK VE KADIN Av. Nihan ARSLAN)

Türk Kadınına milletvekili seçme ve seçilme hakkı çalışmalarının sürdürüldüğü günlerde,  Atatürk ve İsmet İnönü sabahlara kadar çalışmış ve kanun tasarısına son şeklini vermişlerdi. Atatürk,  Afet İnan’ı yanına çağırır, İsmet İnönü’yü göstererek, “elini öpmesini ve teşekkür etmesini ister”,  Afet İnan nedenini sorar, “Kadınlarımızın genel seçimlerde oy kullanabilmesi ve seçilme hakkına kavuşturulması için Hükümet, Büyük Millet Meclisi’ne yasa teklifi verecek” der.

Yasanın görüşüldüğü Meclis’te şunları dile getirir.

“Türk kadınına bu hakkın bir lütuf olarak verildiği kanaatinde değiliz. Kimse bu kanaatte olamaz. Bir memlekette ki, yurdun her tarafı istilâya uğradığı zaman, kadınlar ateş altında erkeklerle beraber omuz omuza çalışırlar, memleketin geri kalan kısmını korumak ve beslemek için tarlanın kara toprağından yiyecek çıkarmaya çalışırlar, elbette bu varlıkların yurdun her köşesinde ve her tabakasında söz söylemeye hakları vardır”.

Kadınlara yönelik seçme ve seçilme yasası, 5 Aralık 1934’te Meclis tarafından kabul edildi. Aynı gün kadınlara yönelik bir bildiri yayınlanır. Bildiride, “en önemli devrimlerden biri” olan bu girişimin, Türk kadınına “mutluluk ve saygınlık” kazandırdığı müjdelenir.

Atatürk, halka hitaben yaptığı konuşmasında konunun önemine dikkat çekmiş ve şu ifadelere yer vermiştir:

“Seçme ve seçilme hakkı, Türk kadınına toplum yaşamında, başka birçok milletin kadınlarından daha yüksek bir yer kazandırmıştır. Çarşaflı ve kapalı Türk kadınını artık, gelecekteki tarih kitaplarından aramak gerekecektir. Türk kadını, üstün bir yeterlilikle aile içindeki yerini doldurmuştur. Belediye seçimlerine katılarak siyasi yaşamda kendini deneyen Türk kadını, şimdi genel seçimlere katılırken, hakların en önemlisini kullanmaktadır. Pek çok medeni ülkede kadına tanınmayan bu hak, Türk kadınının elinde bulunmaktadır. O, bu hakkı, yetkinlikle ve gerektiği gibi kullanacaktır. Bu genelgeyle en önemli devrimlerden birini anmış oluyoruz.”

İsmet İnönü, o günleri anlatırken şu gerçeğin altını çizer: “Senelerden beri hizmet ettiğimiz padişahtan biz bu hakkı isteseydik, mükâfat olarak bizi ya ipe çekerdi ya denize atardı. Türk kadınları, Türk köylüleri, sizin için mutluluğun yolu açılmıştır, çünkü başınızda Atatürk vardır.”

8 Şubat 1935’te yapılan milletvekili seçimde; Mebrure Gönenç (Afyonkarahisar), Hatı Çırpan (Satı Kadın – Ankara), Türkan Örs Baştuğ (Antalya), Sabiha Gökçül Erbay (Balıkesir), Şekibe İnsel (Bursa), Hatice Özgener (Çankırı), Huriye Öniz Baha (Diyarbakır), Fatma Memik (Edirne), Nakiye Elgün (Erzurum), Fakihe Öymen (İstanbul), Ferruh Güpgüp (Kayseri), Bahire Bediş Morova Aydilek (Konya), Mihri Bektaş (Malatya), Meliha Ulaş (Samsun), Esma Nayman (Seyhan),  Sabiha Görkey (Sivas),  Seniha Hızal (Trabzon), Benal Nevzad İstar Anman (İzmir) seçilen ilk kadın milletvekillerimiz oldular.

 

***                                      ***

Türkiye; Fransa ve İtalya’dan 11, Romanya’dan 12, Bulgaristan’dan 13, Belçika’dan 14, İsviçre’den ise 36 yıl önce kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan ülke olmuştur.

Bugün o ülkelerin tamamında kadınlar, elde ettiği hakkını korudu, büyüttü, zenginleştirdi ve hayatın her alanında(ekonomik-sosyal-kültürel-siyasal) eşitliği sağladı.

Bizim kadınlarımız ne yazık ki, hakları ilerletmeyi bırak var olan hakkını bile koruyamadı! Dinci yobazın, çirkin siyasetin sözüne kandı! Başını bohçalıyor, saçından utanıyor, eğitimden uzaklaşıyor; kumaya razı, dayağa razı, cinayete razı bir görünüm sergiliyor!

Türk kadınının önünde iki seçeneği vardır.  Ya karanlığın temsilcilerine kul-köle-cariye olacak, ya da Atatürk’ün yolunda girecek, karanlığın üzerine yürüyecek ve özgürleşecek.

Cumhuriyet’in kazanımlarına sahip çıkan, haklarının budanmasına ses çıkaran, meydanları dolduran, hemcinsleriyle buluşan; okuyan, soran, düşünen; aydın, duyarlı, sorumlu, bilinçli kadınlarımızı selamlıyorum.

Ve diyorum ki; Kadınları özgür olmayan milletlerin, erkekleri de özgür değildir.

Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ