Medya Siyaset

Bağımsızlık

Bağımsızlık; lütufla, yalvarmakla kazanılmaz; kanla, canla, irfanla, direnmeyle kazanılır; kucaklaşarak, çalışarak, sahiplenerek korunur.

Bağımsızlık

Başına buyruk olmak mıdır? Dediğim dedik, çaldığım düdük müdür?
Ben, ne dersem o olur mudur? Yansız, tarafsız kalmak mıdır?
Gelene ağam, gidene paşam demek midir? Bencillik midir?
Kendinden başkasına önem vermemek midir?
Kendi işini, kendin görmek midir?

Örnek vererek açıklayalım; bir aileniz var; ne yiyeceğinize, ne içeceğinize, kaç çocuk yapacağınıza komşunuz karar veriyor! Onunla konuşma, benimle konuş; Onu alma bunu al, onu yeme bunu ye! Halı serme, kilim ser; Kızını ona verme, buna ver, oğlunu onunla değil bununla evlendir. Eşini, çocuklarını dinleme, beni dinle diyor! Ve siz de kendinizi, ailenize değil, size öğütlerde bulunanı dinliyorsanız, özgür ve bağımsız değilsiniz, esirsiniz, tutsaksınız ya da aklınızdan zorunuz var.

Şimdi ailenin yerine millet’i, devleti koyalım: Diyor ki; Sen yapma ben yapıyorum, benden al; Sen üretme, ben üretiyorum, ben sana satarım; Sen madenleri düşünme ben çıkarırım, işlerim seni de düşünürüm; Sen banka işleriyle kafanı bulandırma, ben kurarım, parayı ben toplarım; Sen ekonomiyi düşünme, maliyeye kafa yorma, ben hepsini düzene sokarım; yolunu da, köprünü de, fabrikanı da ben yaparım; Bilime, felsefeye, akla kafanı takma; aydınlanma, çağdaşlaşma, uygarlaşma işlerine bulaşma; Siyasetini de düzenlerim, kültür-sanat işlerini de… Sen keyfine bak!

Osmanlı İmparatorluğu işte bu “nasihatleri” dinlediği için tembelleşti, yoksullaştı, borçlandı ve dağıldı!

Bir devlet düşünün, büyük devletlerden izin almadan yol yapamıyor, fabrika kuramıyor, okul açamıyor! Toplu iğne bile üretemiyor. Topraklarında faaliyet gösteren yabancıları yargılayamıyor, vergi toplayamıyor! İmparatorluğu kemiren azınlıkları durduramıyor!

Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlı’nın gaflet-dalalet, hatta hıyanet günlerini yaşadı, yanlışları gördü, İmparatorluk yetkililerini uyardı ama basiretsiz, yeteneksiz yöneticilerine söz dinletemedi.

Atatürk, o günleri şöyle anlatıyor:  “Bir devlet ki kendi uyruğuna koyduğu bir vergiyi yabancılara koyamaz, gümrük işlemlerini, resimlerini ülkenin ve milletin ihtiyaçlarına göre düzenlemesi engellenmiştir; bir devlet ki bunların da ötesinde yabancılar üzerinde yargı yetkisini uygulamaktan men edilmiştir; böyle bir devlete elbette bağımsız denemez. Osmanlı devletinin ve milletin yaşamına yapılan müdahaleler bu saydıklarımdan ibaret de değildi, daha fazla idi. Doğrudan doğruya milletin yaşamsal ihtiyaçlarından olan, örneğin demiryolu yapmak için, fabrika yapmak için devlet serbest değildi; mutlaka dış müdahale vardı. Bu şekilde hayatını teminden menettirilen bir devlet hiç bağımsız olabilir mi? Gerçekte Osmanlı Devleti bağımsızlığını çoktan kaybetmişti. Osmanlı ülkesi yabancıların serbest bir sömürgesinden başka bir şey değildi; Osmanlı içindeki Türk milleti de tamamen tutsak konumuna getirilmişti. Bu sonuç milletin kendi iradesine ve kendi egemenliğine sahip bulunamamasından, bu irade ve egemenliğin şunun bunun elinde kullanılagelmiş olmasından kaynaklanıyordu.”

Ve Mustafa Kemal Atatürk, kurtuluşun başına geçti; Samsun’a çıktı, Amasya’da, Erzurum’da, Sivas’ta halkla buluştu, teslimiyetçi “mandacılarla” uğraştı, işbirlikçilerle savaştı, içimizdeki hainlerle uğraştı ve Ankara’ya ulaştı. TBMM’yi açtı. Afyon’da, Sakarya’da askerin başına geçti; düşmanı denize döktü. Kapitülasyonları yırttı attı, imtiyazları yaktı yıktı; işletmeleri millileştirdi. Yerli malı yurdun malı, herkes onu kullanmalı şiarını yaygınlaştırdı. Başı dik, sözü dinlenen, saygın, onurlu Türkiye Cumhuriyeti devletini dünyaya kabul ettirdi. Düşmanıyla barışmaya razı oldu, ancak bağımsızlıktan vazgeçmedi.

Bağımsızlık, ekmektir, sudur, havadır; güldür, çiçektir, erdemdir, hayattır, özgürlüktür. Kemalizm’in, olmazsa olmazıdır.

İşte Atatürk’ün, bağımsızlık anlayışı: “Tam bağımsızlık demek Türk milletinin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik ve kültür alanlarında, bunlara benzer bütün diğer alanlarda tam serbest olması, özgür olması demektir. Bütün bu alanlarda yalnız kendi çıkarlarını gözeterek, yalnız kendisinin, özgürce karar alması demektir. Devletimizin başka bir devletin veya herhangi bir uluslar arası kuruluşun kesin etkisi ya da vesayeti altında olmaması demektir. Ne manda ne himaye vardır, ne azınlıklara imtiyaz… Devletimiz ve milletimiz içte ve dışta tam anlamıyla bağımsızdır. Tek bir istisna bile getirilemez bu koşullara. Yukarıda saydığım alanların herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, millet ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksun kalması demektir…  Ayrıca vurgulamak isterim. Adalet dağıtımı görevi her bağımsız devletin vazgeçilmez bir hakkıdır, ona kimse karışamaz. Milletlerin yargı hakkı bağımsızlığın birinci koşuludur. Adalet kuvveti bağımsız olmayan bir milletin, devlet olarak varlığından söz edilemez.”

***                       ***

Bugün, Atatürk dönemindeki gibi gerçekten tam bağımsız bir ülke miyiz?

Lafa değil, olgulara bakalım.

Borç batağındayız, sıcak paraya ve yüksek faize mecburuz, dolarla yatıp, dolarla kalkıyoruz, sanayimiz dünya ölçeğinin çok gerisinde, üretmeden tüketiyoruz; Avrupa, Amerika, Kore, Japon,  Çin malı vitrinleri doldurmuş! Gelir dağılımı berbat, yolsuzluk tavan yapmış, sağlıksız kentler yaratmışız, doğayı katletmişiz, Bilim’de, sanatta dünyanın çok gerisindeyiz…

Milli bankamız bir elin parmak sayısının altına düşmüş; onlar da gün sayıyor! KİT’ler kapanın elinde kalmış ya yabancıya satılmış, ya üretimden koparılmış! İthalat’ın önü açılmış, ihracatın önüne engel konulmuş! İki yakan bir araya gelmiyor. Bütçe, her geçen gün daha da açılıyor!

Tarım’da kendine yeten ülkeydik, onu da yitirdik; etten ota, nohuttan mercimeğe, fasulyeden pirince…  muhtacız! Sanayide bize ait bir “marka” yaratamadık.

Gümrüğü kaldırın dediler, kaldırdık! Vergiyi sıfırlayın dediler, sıfırladık! Pazarınızı açın dediler, açtık! Özelleşin dediler, özelleştik! Sosyal devleti terk edin dediler, terk ettik! Kota uygulamasına geçin dediler, geçtik! Üreticiden desteği çekin dediler, çektik! Toprağınızı ekmeyin dediler, ekmedik…

Askerimizin başına çuval geçirildi, sessiz kaldık, komşumuzla aramızı açan “iblise” kandık, bölgemizi kan deryasına boğan projeye ortak olduk!

Ve geldik bu güne…

Oysa ne demişti Atatürk: “Bağımsızlık dokunulmazdır, çiğnenemez; uğrunda her özveride bulunulur. Bağımsızlık ve özgürlüğün gerçek mahiyetini, ne olduğunu, yüksek değerini vicdanında idrak etmiş milletler için yaşamsal bir prensip vardır: Bağımsızlık ve özgürlüklerinin çiğnenmesine, kayda bağlanmasına her ne bahasına ve her ne karşılığında olursa olsun, göz yummamak! Bağımsızlık ve özgürlüklerini bütün anlamıyla dokunulmaz bulundurmak; bunun için gerekirse son bireyinin son damla kanını akıtarak, insanlık tarihini şanlı bir örnekle süslemek… Ancak şunu da eklemeliyim ki, tam bağımsızlık millet olarak içe kapanmak anlamına gelmez. Türkiye o kadar modern zihniyette bir toplumdur ki, medeni, insani ve ekonomik dünyaya kapılarımızı kapalı tutmak gibi bir düşünceden uzaktır, yüksektir. Türk milletinin çıkarları gerektirdiğinde, diğer devletlerle dostluk, ekonomi, siyaset ve benzeri ilişkiler elbette kurulur.”

Yani, ticaret ayrı, teslim olmak ayrı, dayanışma ayrı “kapıkulu” olmak ayrı, onurlu duruş ayrı, onursuzluk ayrıdır. Paylaşmak ayrı, sömürülmek ayrıdır. Dünyanın diğer devletleriyle iş yap, ticaret yap ama teslim olma. Menfaatin eşit olmasına bak, kendini soydurma, geleceğini karartacak kararlara imza atma. Senden sonrakileri düşün.

Atatürk gibi düşün: “Kendi hükümetimizin yönetimi altında mutsuz ve yoksul yaşamak, yabancı esareti pahasına erişeceğimiz huzur ve mutluluğa bin kere yeğlerim” de.

Bağımsızlık; sadece ekonomik, mali, siyasi konularda titiz olmak değildir. Bağımsızlık, aynı zamanda sosyal, kültürel, sanatsal alanlarda da özgür olmayı gerektirir.

Atatürk’ün değerlendirmesini okuyalım: “Milletimizin hedefi, milletimizin ülküsü; bütün dünyada tam anlamı ile uygar bir toplum olmaktır. Dünyada her kavmin varlığı, değeri, özgürlük ve bağımsızlık hakkı; sahip olduğu ve yapacağı uygar eserlerle orantılıdır. Uygar eser vücuda getirmek yeteneğinden yoksun olan milletler, özgürlük ve bağımsızlıklarından yoksun bırakılmaya mahkûmdurlar… Esas Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu esas ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla temin olunabilir. Ne kadar zengin ve refaha kavuşturulmuş olursa olsun bağımsızlıktan mahrum bir millet, medenî insanlık karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık olamaz.“

Bağımsızlık; lütufla, yalvarmakla kazanılmaz; kanla, canla, irfanla, direnmeyle kazanılır; kucaklaşarak, çalışarak, sahiplenerek korunur.

Atatürk diyor ki;

“… Misak-i Milli’yi tarih sayfalarına milletimiz yazmıştır, milletimizin demir eli yazmıştır. Elde edilecek sonuca da milletin kendisi bekçi olacaktır. Millet, yalnız kendi kolları ve kendi kanı ile değil, aynı zamanda kendi başı ve kendi aklı ile kazandığı egemenlik ve bağımsızlık cevherini, son felakete kadar büyük bir saflık ve gafletle kendisine rehber tanıdığı ve derin bir teslimiyetle hayatının koruyucusu saydığı şahıslara ve kuruluşlara artık emanet edemez. Millet bundan sonra yaşamına, bağımsızlığına ve bütün varlığına bizzat kendisi bekçi olacak ve vatanın her yerinde yine yalnız kendisi ve kendi iradesi hüküm sürecektir… Biz Anadolu’da, bütün uygar dünyanın gözleri önünde, bağımsızlık ve özgürlüğümüze vurulan darbelere göğüslerimizi siper ederek dövüştük. Bize çektirilen onca elem ve ıstıraptan bahsetmeyeceğim. Yalnız, bağımsızlık ve özgürlük aşığı milletim için, o ıstırap anları, o ıstırap sebepleri, o ıstırap etkenleri, saklık ve uyanıklıkla vesilesi olmak daima hatırlanmalıdır… Biz hayatını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan ve emek veren kitleleriz, zavallı bir halkız. Mahiyetimizi bilelim. Kurtulmak için, yaşamak için çalışan ve çalışmaya mecbur olan bir halkız. Dolayısıyla her birimizin hakkı vardır, yetkisi vardır. Fakat çalışmak sayesinde bu hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmak ve hayatını çalışmadan geçirmek isteyen insanların bizim toplumumuz içerisinde yeri yoktur… Bir ülke zapt edilebilir, bir ülke işgal edilebilir. Ancak bu o ülkenin sahiplerine boyun eğdirmek için yeterli midir? Elbette hayır! Bir milletin ruhu zapt edilmedikçe, azim ve iradesi kırılmadıkça o millete hâkim olmanın imkânı yoktur… Yurdumuz Avrupalı sömürgecilerin işgaline uğrayınca baş eğmemiş, direnmiş, mücadele etmiştir.“

Cihan Dura ne güzel anlatmış: “Milli Egemenlik, devletin, iç düşmanların eline geçmesini, Tam Bağımsızlık ise dış düşmanların eline geçmesini önler… Milli Egemenlik giderse, Tam Bağımsızlıkta gider. Tam Bağımsızlık olmazsa, Milli Egemenlikte olmaz. Milli Egemenliğe dayanmayan, tam bağımsız olmayan bir devlet de ayakta duramaz, devlet olmaktan çıkar; zamanla ‘şunun bunun’, iç ve dış düşmanların ‘oyuncağı’ haline gelir. Ülke gizli veya açık işgale uğrar, sömürgeleşir. Millet yaşayamaz; erir, dağılır, yok olur.”

Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. Gönül Pınar Atacı dedi ki:

    Çok değerli hocamız Prof. DURA’nın o MUHTEŞEM söylemini alıntılayarak bitirmiş olduğun bu MÜKEMMEL yazı için sana en candan tebrikler sevgili DURGUN. Her ikinize de içten sevgiler, derin saygılar ve en iyi dileklerle.

  2. Enver Berber dedi ki:

    Tebrik ederim, güzel bir yazı,,, ama günüzde, Cumhuriyet, hakkında o kadar, olumsuz, kötüleme kampanyası yürütülüyorki, malesef toplumun bir kısmı,, bu algı bombardımanına kapılmış,, biat etmiş,,, böyle güzel makaleleri okumak istesen bile dinlemek duymak istemiyor,,, biat ettiği düşünce haricine kendini kapatmış,,,, Türk Milletinin Tanrı yardımcısı olsun,,,,,,,

BİR YORUM YAZ