Alexa
Medya Siyaset

CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak’dan Dikkat Çeken Açıklamalar

CHP Parti Sözcüsü Faik Öztrak’dan Dikkat Çeken Açıklamalar

CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Parti Sözcüsü Faik Öztrak ODATV’den Nurzen Amuran’ın sorularını cevapladı.

Faik Öztrak,CHP’nin kazandığı 11 büyükşehir belediyesinin sınırları içerisinde Türkiye nüfusunun yüzde 45’nin yaşadığını Adalet ve Kalkınma Partisi ve MHP’nin kazandığı büyükşehir belediyelerinde yaşayan vatandaşların toplam nüfusa oranının ise sadece yüzde 28 olduğunu belirterek,bu tablonun, CHP’ye sosyal demokrat belediyeciliğin farkını vatandaşlara göstermek için, büyük bir fırsat ve sorumluluk yüklediğini ifade etti.

Faik Öztrak,Nurzen Amuran’ın sorularına şöyle cevap verdi:

Nurzen Amuran: Yerel seçimlerin genel seçim havasında geçmesi, yeni sistemin sorgulanması anlamına geliyordu. Her ne kadar YSK, İstanbul sürecini uzatmak için erteleme kararları verse de, siyasi iktidar, Ekrem İmamoğlu’nun İstanbul’u kazanmasını hazmetmese de büyük şehirleri CHP’nin kazanması önemli bir mesajdı. Bu seçim, halkımızın demokrasi kültürünü, ne denli benimsediğinin göstergesiydi. Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana, gelişen demokrasimizin kesintilere rağmen kökleştiğinin farkına varmayanlar, hala halkın biat kültürünü benimsediğini zannedenler, bu seçimde yanıldılar. Yeniden sayım talebi gibi tüm engellemelere rağmen demokrasiyi geçici yasalar ve kararnamelerle kısıtlamak isteyenlere adeta bir ders verildi. Ancak halk, seçim sonuçlarının uzatılmasının ekonomiye ne denli zarar verdiğinin de farkında. Oysa iktidarın önceliği seçim sonuçları…

Sayın Faik Öztrak, bugün sizinle ağırlıklı olarak ekonomiyi konuşacağız ama önce demokrasi açısından da 31 Mart yerel seçimlerini değerlendirir misiniz?

Faik Öztrak: 2019 Mahalli İdare seçimlerinde, 1946’da başlayan ve 73 yıldır süren çok partili demokratik hayatımızın belki de en adaletsiz ve en seviyesiz seçim sürecini yaşadık. Bir tarafta devletin tüm imkanlarını, havuz medyasını kullanan iktidar vardı. Dünyada gerçek ötesi siyaset olarak tanımlanan yalanı sürekli tekrarlayarak gerçek gibi gösterme yöntemi Türkiye’de de tüm yönleriyle uygulamaya kondu. Meydanlarda muhalefet partileri hakkında türlü yalanlar ve iftiralar gerçekmiş gibi vatandaşlarımıza 7 gün 24 saat dinletildi. Yetmedi, muhalefet partilerinin liderleri önce milyonluk tazminat davalarıyla, sonra hapis tehditleriyle ve son noktada idam talepleriyle sindirilmeye çalışıldı. Dahası, Yeni Zelanda’daki İslamofobik teröristin Müslüman kardeşlerimizi katlettiği görüntüler, bu ülkede Cumhurbaşkanlığı gömleğini giyen Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı tarafından seçim malzemesi olarak kullanılmaya kalkıldı. O teröristin propaganda amacıyla çektiği görüntüler, Saray tarafından meydanlarda izletildi. Dünya bizi ayıpladı. Yani mutfaktaki yangın konuşulmasın, işsiz gençlerimiz görülmesin, milletin iktidarın hataları nedeniyle çektiği ıstırabın üzeri örtülsün diye, iktidar tamamen adaletsiz, tamamen seviyesiz, yalanlarla dolu bir propaganda süreci işletti.

Fakat vatandaşlarımızın engin feraseti sayesinde bu süreç bir demokrasi zaferine dönüştü. Milletimiz hurdaya çıkmış Adalet ve Kalkınma Partisi belediyeciliği yerine, sosyal demokrat CHP belediyeciliğine, millet işbirliğine yeşil ışık yaktı. Dahası, kendisine dürbünün tersiyle bakan Saray ahalisine, “Dur bakalım, kendine gel” dedi.

Bakın, 31 Mart seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi 30 büyükşehir belediyesinin 11’ini kazandı. Bu 11 büyükşehir belediyesinin sınırları içerisinde Türkiye nüfusunun yüzde 45’i yaşıyor. Adalet ve Kalkınma Partisi ve MHP’nin kazandığı büyükşehir belediyelerinde yaşayan vatandaşlarımızın toplam nüfusa oranı ise sadece yüzde 28.

Bu tablo, bizlere sosyal demokrat belediyeciliğin farkını vatandaşlarımıza göstermek için, büyük bir fırsat sunuyor. Tabii aynı zamanda büyük de bir sorumluluk yüklüyor. Bunun farkındayız.

HUKUK DEVLETİ OLMAK İÇİN KAĞIT ÜZERİNDE YAZILI MEVZUAT YETMİYOR. HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜN KABUL EDİLMESİ GEREKİYOR

Amuran: Dediğiniz gibi seçim sürecinde siyasi eşitsizlik moralleri bozmuştu. Gerçekten medya çok kötü sınav verdi. Geçtiğimiz günlerde RTÜK üyesi İlhan Taşçı’yla yaptığımız söyleşide, Taşçı KHK’de yapılan değişiklikle birlikte, seçim dönemlerinde yapılan yayınların YSK tarafından denetimini sağlayan yasa maddesinin yürürlükten kaldırıldığını vurgulamıştı. Demokrasiye yakışmayan bu eşitsizliği gidermek için, bugünden sonra seçim yarışlarında eşitliği gerçekleştirecek yasal ve kurumsal düzenlemelerin de ele alınması gerekmez mi?

Öztrak: Tabii ki… Fakat mevzuatta yapılması gereken düzenlemeden fazlası da gerekiyor. Malum, Saray’ın ve yandaşlarının yasalara ve hatta Anayasa’ya uymama gibi bir alışkanlığı var. O kadar seçim yasağına rağmen daha sayım yeni başlamışken algı yaratmak için tüm havuz medyası iktidarı açık ara önde gösteren sonuçlar yayınlamaya başladı. Bu bir anlamda “Yasaya uymayız, bize ne yapabilirsiniz ki” diyerek millete meydan okumaktı.

Anadolu Ajansı tarafından yapılan manipülasyonu, İstanbul’daki farkın kapandığı anda veri akışının nasıl kesildiğini hep birlikte gördük. Neyse ki CHP’nin sistemi eksiksiz bir şekilde çalıştı ve bu manipülasyonun önüne geçildi.

Özetle, bizim mevzuatı seçim adaletini ve güvenliğini artıracak şekilde çağdaş ve adil bir hale getirmemiz mutlaka gerekli ama yeterli değil. Hukuk devleti olmak için kağıt üzerinde yazılı mevzuat yetmiyor. Hukukun üstünlüğünün kabul edilmesi gerekiyor. 17 yıllık iktidarın 24 Haziran’dan sonra tek kişi parti devleti rejimine geçmesiyle sistemdeki fren ve denge mekanizmaları büyük zafiyete uğradı. Bunun getirdiği güç sarhoşluğuyla “Yasa fark etmez, ben istediğimi yaparım. Çünkü sandıktan ben çıktım” diyen iktidar ve yandaşlarına kendilerinin yasadan ve hukuktan üstün olmadığını bu seçimler umarım hatırlatır.

Ancak seçim sonrasında İstanbul’da düğmesine basılan operasyon, iktidarın oturduğu koltuklardan seçimle kalkmak konusunda sorunları olduğunu gösteriyor. İstanbul’da seçimin kaybedildiğinin anlaşılmasının ardından yapılan hukuksuz, delilsiz, kör itirazların ete kemiğe büründürülmesi için düğmesine basılan kumpas çok endişe vericidir. Bu çerçevede, devletin polisleri, müfettişleri kullanılarak seçim kurulları çalışanları ve Büyükçekmece örneğinde olduğu gibi seçmenler üzerinde oluşturulan hoyrat maddi ve manevi baskı tek kişi parti devletinin yeni normali olacak mıdır?

Seçimler hukukun güvencesinde yapılır. Türkiye’de seçimin hukuka uygun yapılmasının güvencesi YSK’dır. YSK hukuku uygulayacak, geçmiş içtihatlarının ve kararlarının arkasında duracak mıdır? Türk demokrasisinin kalitesinin, yeni normallerinin ne olacağının, hukuk devletinin geleceğinin sorumluluğu YSK’dadır. Bu aynı zamanda vatandaşın cebini, aşını, işini tenceresini de yakından ilgilendirmektedir.

Amuran: Bu seçim aynı zamanda siyaset dilinin nezaketini de anımsattı. Siyaseten propaganda aracı olarak kullanılan sözlere hakaretlere tehditlere iftiralara, karşılık vermediniz. Seçim sonuçlarından da bu tür söylemlerin kazanımının olmadığı ortaya çıktı. Siyasette üsluptan ziyade içerik önemlidir, ne dersiniz?

Öztrak: İktidar mutfakta tencere boşken, bu saldırgan ve kutuplaştırıcı üslupla kendi çıkardıkları ekonomik krizin üstünü örtmeye çalıştı. Ama bu, ülkeyi gererek daha büyük risklerle karşıya bırakmaktan başka işe yaramıyor.

Biz kirli dile, yalana ve iftiralara, çamur siyasetine karşı bu seçimde hassas bir dil kullandık. Fakat “dış güçler”“beka sorunu” diye başlayan kirli propaganda, milleti terörist ilan etmeye kadar ulaştı. Biz, ağır tehditlere ve iftiralara gerekli cevapları verdik ama Saray’ın o çok istediği kavgalara girmedik. Saray’ın istediği, Türkiye’nin gündemini kendi belirlediği siyasi kavgaların yörüngesine sokma oyununu bozduk.

Biz bunun yerine vatandaşımızın gerçek sorunlarını, artan hayat pahalılığını, işsiz gençlerimizi, ürün ve girdi fiyatları arasında ezilip üretmekten vazgeçen çiftçimizi, ayın sonunu getiremeyen emeklimizi konuştuk. Sadece sorunları tespit etmekle de kalmadık, çözüm önerilerimizi de açıkça ortaya koyduk. Bakın bu, dünyada çok fazla görülen bir yöntem değildir. Normalde muhalefet eleştirir, vaatte bulunur ve bu vaatleri gerçekleştirmek için yurttaşlarından yetki ister. Fakat biz ülkemizin mevcut yönetim anlayışıyla ekonomiyi nasıl bir girdaba sürüklediğini görüyoruz. Ülkemize ve vatandaşlarımıza duyduğumuz sorumlulukla çözümlerimizi de açık açık ortaya koyuyoruz.

Daha ekonomik krizin hemen başında Sayın Genel Başkanımız 13 maddelik çözüm paketini açıkladı. Yine seçim öncesinde dört ayaklı Üretim Ekonomisine Dönüşüm Stratejimizi açıkladık. Bahsettiğiniz gibi propaganda sürecinde, özellikle ekonomi alanında dolu bir içerikle ortaya çıktık.

BİZ YEREL YÖNETİMLERDE HER SEVİYEDE ATANMIŞTAN DEĞİL SEÇİLMİŞTEN YANAYIZ

Amuran: MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin öne sürdüğü yerel yönetimlerdeki seçimle gelen Büyükşehir belediye başkanlarına verilecek ilçe başkanlarını atama yetkisine yönelik önerisi, demokrasiyle çelişmez mi, Anayasamız bu tür bir düzenlemeye izin verir mi?

Öztrak: Sayın Bahçeli’nin seçimin hemen ardından daha kesin sonuçlar ortaya çıkmadan ortaya attığı bu görüşlerin elle tutulur tarafı yoktur. Bu hikayenin sonu ülkedeki belediye başkanlarının da Saray tarafından atanmasına kadar gider. Bu mantıkla Türkiye’de seçim yapmaya da gerek yoktur.

Fakat olaya şöyle bakmak lazım… Bir büyükşehirde, Büyükşehir Belediye Başkanları ile ilçe belediye başkanları farklı partilerden olabilir. Bu Belediye Meclislerine de yansıyabilir. Bu Saray ve Sayın Bahçeli gibi bakıldığında işleri kilitleyecek bir sorun olarak görülebilir. Ama bana göre şehirlerin yönetiminde partiler arası uzlaşma ve gerçek anlamda demokrasinin tesis edilmesi açısından bir fırsat olarak görülebilir. Öyle de olmalıdır. Bu milletin iradesidir ve uzlaşma için ortaya koyduğu bir fırsattır.

Diğer yandan özellikle Cumhurbaşkanı gömleğini giymiş Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı’nın verdiği mesajlar, “kazansanız bile yönetmenize izin vermem” mesajını içeriyor. Bu sözler, Anayasa gereği ülkemizin ve milletimizin birliğini temsil etmesi gereken Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişi tarafından söyleniyor.

Sayın Bahçeli’nin önerisine gelirsek buna katılmak mümkün değil. Bu, hem demokrasinin yerelde güçlenmesini hem de yerel tercihlerin seçilmiş yerel yöneticiler tarafından daha hızlı ve etkin bir biçimde karşılanmasını engeller. Biz yerel yönetimlerde her seviyede atanmıştan değil seçilmişten yanayız.

Amuran: Bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunlardan en önemlisi ekonomik durgunluk, işsizlik ve paranın değer kaybetmesi. Siz, ”önümüzdeki günlerde ekonomik krizin çözümü konusunda CHP olarak yapıcı tutumumuzu sürdüreceğiz” demiştiniz. Nasıl neden bu hale geldik, güçlü bir ekonomimiz olsaydı, gerekçe gösterilen dış güçler bu kadar kırılganlıklar yaratabilir miydi?

Öztrak: Adalet ve Kalkınma Partisi’nin devri iktidarında uygulanan sıcak paracı, ekonomiyi dolarla şişiren, üretimi değil ithalatı, kazancı değil borcu artıran, hormonlu büyüme politikalarının sonsuza kadar sürmeyeceğini defalarca kez söyledik.

Bakın mevcut iktidar, dünyada dolar bolluğunun yaşandığı bir dönemde göreve geldi. Önceki iktidardan devraldığı, dünyada güven uyandıran “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programını” da kucağında buldu. Bu olumlu şartlar altında, programa da uyarak iktidarlarının ilk döneminde hızlı bir büyüme sağladılar ama sonra, özellikle 2007’den sonra bu programdan kopuş başladı. Dışarıdan sağlanan kaynaklar, ülkemizin ekonomide yarışma gücünü artıracak üretken yatırımlara harcanmak yerine betona gömüldü.

Diğer taraftan çok yanlış kararlarla hızlı bir borçlanmanın önü açıldı. Örneğin 2009 yılında döviz cinsinden geliri olmayan şirketlerin döviz cinsinden borçlanmasına izin verildi. O dönemde 70 milyar dolar seviyesinde olan şirketlerin net döviz borcu, yani şirketlerin döviz cinsinden borçlarından döviz cinsi alacakları çıkarıldığında kalan net döviz borcu miktarı, bu yılın Ocak ayı itibariyle 194,5 milyar dolara dayandı.

Yine bu sıcak parayla ekonomiyi şişirme politikasının çok çarpıcı bir başka örneği, Türkiye’nin brüt dış borç rakamlarında kendini gösteriyor. Adalet ve Kalkınma Partisi’nin göreve geldiği 2002 yılı sonunda Türkiye’nin dış borcu 129,6 milyar dolar iken, 2018 yılı sonu itibariyle bu rakam 444,9 milyar dolara ulaştı. Dışarıdan alınan borçların har vurup harman savrulmasının sonucu nedir? Çok basit: Borç alanın emir almasıdır.

Nurzen Hanım, Cumhuriyetimizin ve Partimizin kurucusu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle ekonomik bağımsızlık olmadan tam bağımsızlıktan söz etmek mümkün değildir. Biz bunun en net örneğini Rahip Brunson meselesinde gördük. “Bu can bu tende kaldıkça o rahibi ABD’ye göndermem”diyen Sarayın kibirli kişisi, ABD Başkanı, kendi ifadesiyle “Rahibi bize geri verseniz iyi olur” dediğinde, rahibi 24 saat içinde Oval Ofis’e gönderdi. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ABD önünde boyun eğmiş oldu. O rahip Evangelistlerin önünde ABD Başkanı Trump’ı takdis etti. Türkiye’nin itibarı ABD parlamento seçimlerine malzeme yapıldı. Bu ülkemiz için büyük bir utançtı.

Yani mesele şudur, siz ekonominizi yanlış politikalarla bu kadar dışa bağımlı hale getirirseniz, ülkenin iplerini sonunda borç aldıklarınıza teslim edersiniz.

Amuran: Yatırım yapılmadan, üretim olmadan işsizlik sorunu nasıl çözülecek? Çiftçilerimiz pahalı olan gübreyi alamadığı için, tohumun mazotun fiyatlarına yetişemediği için, toprağını ekemedi, sanayici para kazanamadığı için işçilerine hak ettikleri maaşı ödeyemedi. Oysa hükümet, “İstihdam seferberliği kapsamında 2019 yılı içinde toplam 2,5 milyon yeni istihdam yaratılması için çalışmalar da sürdürülecek.” diyor. Bu nasıl mümkün olacaktır?

Öztrak: Nurzen Hanım, Türkiye’de çiftçilerimiz girdi fiyatıyla ürün fiyatı arasında sıkışıp kaldı. 2007-2019 döneminde, Tarım Kanunu’na göre verilmesi gerektiği halde verilmeyen tarımsal desteklerin toplamı 150,4 milyar TL’ye ulaştı. Çiftçi ne alın terinin karşılığını ne de hak ettiği desteği alabildi, bu durumda toprağını terk etti. Bakın, 2002 yılından bu yana ülkemizde ekilen tarım alanı 239 milyon dönümden, 197 milyon dönüme indi. Bu 2 Trakya’dan büyük arazinin artık ekilmediği anlamına geliyor.

İktidar önce çıkıp 2,5 milyon yeni iş yaratmaktan bahsetti, sonra çıktı, “Biz demedik TOBB dedi” diyerek topu taca attı. Baktığımızda Adalet Kalkınma Partisi’nin görevde olduğu son 16 yılda, bir yıl içinde 2,5 milyon istihdam artışı görülmemiş. En yüksek büyüme oranının yakalandığı 2011 yılında bile istihdam ancak yıllık 1,4 milyon kişi artmış.

Şimdi ekonomide ciddi bir kriz var. 2019’da bırakın büyümeyi, ciddi bir küçülme bekleniyor. Gerçek işsiz sayısı 8 milyon olmuş. Bu Dünyada 94 ülkenin nüfusundan fazla. Hal böyleyken, Saray hayali istihdam rakamlarıyla milletin aklıyla adeta alay ediyor.

Amuran: Ekonomi IMF’ye muhtaç hale geldi.  Şu anda seçim nedeniyle yapılan vergi indirimlerinin fiyat indirimlerinin, seçimden sonra kat ve kat geri alınacağı biliniyor. Kriz IMF’siz çözülemez mi?

Öztrak: Hayat pahalılığı altında ezilen vatandaşlarımız, bir de seçim sonrasına ertelenen zamların yavaş yavaş kendini göstermeye başlamasıyla iyice zor duruma düştü. Seçim sonrasında akaryakıta üst üste gelen zamlar, kapanan tanzim satışları işin bir tarafı.

Bir de seçim döneminde yapılan, bütçe disiplinini yerle bir eden harcamalar var. Bu nereden karşılanmış derseniz, Merkez Bankası’ndan Hazine’ye normalde Nisan ayında yapılacak Genel Kurul’la aktarılması gereken temettü Ocak ayında aktarıldı. Nisan’da gelmesi gereken 33,7 milyar TL, Ocak ayında Hazine’ye geçti. Buna rağmen bu yılın ilk iki ayında bütçe açığı, önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 5 bin 727 artışla 11,7 milyar TL’ye ulaştı. Sadece bu yılın ilk iki ayında bütçeden faiz ödemelerine harcanan, yani faiz lobilerinin cebine konan para geçen yıla göre yüzde 73 artarak 22 milyar TL’ye ulaşmış durumda.

Yine bakıldığında, Nisan ayının ilk haftası itibariyle Merkez Bankası’nın altın dahil rezervleri 97,3 milyar dolar. Net rezervlerimiz ise 10 Nisan 2019 itibariyle sadece 23,2 milyar dolar. Bazı hesap oyunları olmasa bunun 10 milyar dolarlara düştüğü söyleniyor. Dahası, bu yılın Ocak ayı sonu itibariyle kısa vadeli dış borcumuz 118 milyar dolar seviyesinde. 2002 yılında Türkiye’nin her 100 dolarlık kısa vadeli dış borcuna karşı kasasında altın dahil 169 dolar rezervi vardı. Bu rakam 2019 Ocak ayı itibariyle 81 dolara düşmüş.

Brüt dış borcumuz yeniden milli gelirimizin yarısını geçti. 2018 sonu itibariyle Türkiye’nin borcunun gelirine oranı yüzde 56,7. Bu 2001 ekonomik krizindeki oranın bile üstündedir.

Gelir tarafına bakıldığında ise 2013 yılından beri düşüş eğiliminin devam ettiğini görüyoruz. 2013 yılında Türkiye’nin milli geliri 950,4 milyar dolardan 2018 yılında 784 milyar dolara kadar geriledi.

Özetle, gelir düşmüş, borç artmış, rezervler yetersiz. İşte ekonomi bu haldeyken önümüzdeki bir yılda ihtiyacımız olan para 200 milyar doların üstünde. IMF’nin son ekonomik görünüm raporunda 2019’da Türkiye ekonomisinin yüzde 2,5 küçülmesi öngörülüyor.

Dünyada para bolluğunun sona erdiği bir ortamda, ekonomimiz ciddi bir durgunluk içinde ve bu kadar büyük paraya ihtiyacımız var. IMF olmadan da bu durumdan kurtulmak mümkün mü derseniz, doğru politikalarla tabii ki mümkün… Türkiye, IMF kapısına gitmek zorunda kalmasın, milletimiz bugün çektiğimiz acıları çekmesin diye, ekonomik krizin çıktığı ilk andan itibaren çözüm önerilerimizi ortaya koyuyoruz.

Amuran: “Ekonomik büyümeyi yeniden hızlandırmaya ve enflasyonu düşürmeye yönelik tedbirler üzerine çalışmalar yapılacağı” öne sürülüyor. CHP olarak sizce enflasyonu düşürmek için önce yapılması gereken nedir?

Öztrak: Enflasyonla mücadelede kalıcı sonuç alabilmek için ekonomimizi ayağa kaldıracak önlemleri almamız gerekiyor. Seçim öncesinde açıkladığımız dört ayaklı “Üretim Ekonomisine Dönüşüm Stratejimizde” bunun nasıl olacağının yol haritasını da ortaya koyduk.

Öncelikle hukuk devletinin ve çoğulcu demokrasinin yeniden inşasıyla ekonomimize yeniden güven sağlamamız gerekiyor. Bu güveni oluşturmak için şüphesiz atılması gereken bir diğer önemli adım liyakatli kadroların iş başına getirilmesi. Yani ülkeyi esnaf lokantası gibi yönetmeye kalkarsanız, kasanın başına damadınızı oturtursanız güveni sağlamanız mümkün olmaz.

Stratejinin ikinci ayağı üreticiyi destekleyecek önlemleri almak. Üçüncü ayağı ise alınan önlemler sayesinde yaratılacak refahın adil şekilde paylaşılması oluşturuyor. Bu herkesi kucaklayan, kimseyi dışarıda bırakmayan bir sosyal devletin inşasıyla mümkün… Son olarak alınacak tüm önlemler sonucu ulaşılacak olumlu sonuçların sürdürülebilirliğini sağlamak. Çevresel sürdürülebilirlik, ekonomik sürdürülebilirlik gibi alanlarda gerekli önlemlerin alınması stratejinin son ayağını oluşturuyor.

MERKEZ BANKASININ BAĞIMSIZLIĞI SİYASETİN PARA POLİTİKASINA MÜDAHALESİNİ ENGELLER

Amuran: İYİ PARTİ Genel Başkan Yardımcısı Durmuş Yılmaz, “Merkez Bankası rezervleri eridi çünkü ortada şeffaf olmayan ve açıklanmayan harcamalar var” demişti. Şeffaf olmayan bir ekonomi de yabancı yatırımcının ülkemizde kalmayacağı vurgulanmıştı. Açıklanmayan harcamalar sizce nelerdi? TCMB’nin bağımsızlığını koruyamaması ne anlama gelir?

Öztrak: Merkez Bankası’nın temel amacı fiyat istikrarını sağlamak, yani enflasyonla mücadele etmektir. Banka, enflasyon hedefini hükümetle birlikte belirler, fakat bu amaca ulaşmak amacıyla kullanacağı para politikası araçlarını belirlemekte tamamen özgürdür. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı dediğimiz mesele işte bu araç bağımsızlığıdır.

Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, siyasetin para politikasına müdahalesini engeller. Siyasetin önceliğiyle ekonominin gereği arasında fark oluştuğu dönemleri hepimiz yakın geçmişte yaşadık. Anımsayacaksınız, ekonomist olduğunu ileri süren(!) Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı faiz mi enflasyondan çıkar enflasyon mu faizden çıkar tartışmalarıyla pek çok kez ekonomide ciddi belirsizlik yarattı. Hatta bu akla ziyan teorilerini çıkıp Londra’daki yatırımcı toplantısında anlattığında döviz kurlarının bir anda nasıl patladığını hatırlayın.

İşte siyasetin ekonominin işleyişine bu şekilde müdahalesi özünde vatandaşlarımızın sırtına her geçen gün daha fazla artan bir yükün yüklenmesi anlamına geliyor aslında. Tabii bu arada krizin nedenlerini ortadan kaldıran değil,  göstergelerini gizleyen yaklaşımın döviz rezervlerimiz üzerinde yarattığı baskıyı da unutmamak lazım.

Amuran: Bazı ihalelerde dolar ve avro üzerinden ciddi gelir garantileri verildiğini gördük. Ayrıca Dolarla yapılan ihalelerin TL’ye çevrilmesi çağrısında bulunmuştunuz. Bugünkü ekonomik tabloda bu garantiler sürdürebilir mi?

Öztrak: Bildiğiniz gibi iktidar, kamu özel işbirliği modeliyle yapılan projelerle milletin cebinden bir kuruş çıkmadan yatırım yaptığını iddia ediyor. Fakat rakamlar bunu doğrulamıyor. Daha bundan birkaç gün önce Ulaştırma ve Altyapı Bakanı’nın bir soru önergesine verdiği yanıtta yer alan bilgilere göre Osmangazi ve Yavuz Sultan Selim Köprüsü ile Avrasya Tüneli için 2018 yılında devletin vermiş olduğu araç garanti rakamlarına ulaşılamaması nedeniyle, Hazine’den bu üç proje için 2 milyar liranın üzerinde ödeme yapıldı.

Döviz kurları arttıkça bu fatura da kabarmaya devam ediyor. Biz bu garantilerde Türk Lirasına dönülmesi önerimizi defalarca kez gündeme getirdik. Ekonominin dolarize edilmesinin ciddi bir kırılganlık unsuru olduğunu ifade ettik. Peki ne oldu? Bırakın dövizle ihalelerin TL’ye dönülmesini, 2018 yılında vatandaşa döviz cinsinden tahvil satışına başlandı. Yetmedi Türkiye dışarıya ihraç ettiği devlet tahvillerinde tefeci faizi öder hale geldi. Ekonomide ciddi bir durgunluğun yaşandığı bu dönemde, bu garantilerin ve projelerin sürdürülebilirliğini sağlamak da giderek zorlaşıyor.

Amuran: Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı Ekonomi Programı hakkında neler söyleyeceksiniz?

Öztrak: Türkiye, çok ciddi ve derin bir ekonomik kriz yaşıyor. Ülkemizin gerçek gündemi mutfaktaki yangın, işsiz gençlerimiz, milletin sırtına yüklenen borçlar. Uluslararası kuruluşlar Türkiye ekonomisine ilişkin daralma öngörülerini kuvvetlendiriyor. Daha birkaç gün önce Uluslararası Para Fonu, Türkiye’nin 2019’da yüzde 2,5 daralacağı tahminini paylaştı. Ama tüm bunlar, süregiden İstanbul seçimi tartışmaları nedeniyle gündemde yer bulamıyor.

Yine birkaç gün önce Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, bir takım süslü laflarla, adına reform dedikleri bir paket açıkladı. Geçmişte bu tür paket ve programların hazırlanmasında bulunmuş biri olarak şunu söylemeliyim: Bu tür paketlerin başarı sağlamasının ön koşulu “güven sağlaması” ve tüm ekonomik aktörlere “ufuk sunmasıdır”. Demokrasi ve hukuk devleti aşınmışsa, ehil kadrolar iş başında değilse hangi program açıklanırsa açıklansın, güveni sağlayamazsınız. Dolayısıyla olmazsa olmaz koşullar yani hukuk devleti ve liyakatli kadrolar olmadan, açıklanacak hiçbir paket başarılı olamaz. Kaldı ki Sayın Bakanın yaptığı sunum hem içerik hem de hazırlanış tekniği bakımından oldukça sıkıntılı. Bununla ne içeride ne de dışarıda güven uyandırabilirsiniz. Her şeyden önce sorunları doğru tespit etmek gerekir. Bugün Türkiye’de yaşanan kriz bir reel sektör krizidir. Ancak pakete baktığımızda öncelik finans kesimine verilmiş görülmektedir. Yani Sayın Erdoğan’ın “faiz lobisi” dediği kesimin bilançosunu düzeltmek iktidarın önceliğidir. Buna karşın açıklanan pakette şirket bilançolarının yeniden nasıl ayağa kaldırılacağı konusunda bir şey görülmüyor. Eğer üretim kapasitemizi ve milletimizin aşını, işini koruyacaksak buralara öncelik vermek gerekmektedir. Bir ekonomik paketin başarısını belirleyecek ikinci koşul, yükün tüm toplum kesimleri tarafından adil paylaşılacağını göstermektir. Bakanın açıkladığı sunum bu bakımdan da oldukça sıkıntılı… Paket, kamu bankalarının iktidarın zarar görevleriyle ne hale getirildiğini açıkça ortaya koyuyor. Futbol kulüplerinin borçlarının yapılandırılmasının, bazı patronları medya sahibi yapmak için verilen uygun faizli kredilerin kamu bankalarının sermayesini eritip bitirdiği anlaşılıyor. Şimdi kamu bankalarına 28 milyarlık Hazine tahvili, bu aşınan sermayeyi onarmak için verilecek. Peki, yük kimin sırtına? Fakir, fukaranın yani milletin sırtına. Yük paylaşımı konusunda sıkıntı yaratacak bir diğer husus “kıdem tazminatı” meselesi. Bakanın açıklamalarından “kıdem tazminatının” Bireysel Emeklilik Sistemi içinde eritileceğine dönük kuşkular doğdu. Bu da emekçilerimiz başta olmak toplumun önemli bir kesimini rahatsız edecek bir adım. Yine programda sıkı maliye politikasından bahsediliyor. “Uygulamaya konan tedbir ve tasarruflardan yılsonunda 44 milyar TL tasarruf yapacağım” diyor. Nedir bu tedbirler? Belirsiz. Bu da acaba başta sosyal harcamalar olmak üzere toplumun en kırılgan kesimlerini ilgilendiren harcama kalemlerinde kısıntıya mı gidilecek algısı yaratıyor. Dolayısıyla bu haliyle iktidar, yarattığı krizin yükünü toplumun en zayıf kesimleri üzerine yıkmaya hazırlanmaktadır. Bu sosyal adaleti ve vicdanları yaralar. Bu haliyle açıklanan, bir program değildir. Daha ziyade süslü kelimelerle hazırlanmış yeni bir powerpoint sunumdur. Türkiye’nin bir powerpoint sunumdan fazlasına ihtiyacı var.

Amuran: Dileğimiz sizin gibi deneyimli bir bürokratın ve güçlü bir siyasetçinin, eleştirilerine siyasi iktidarın iyi niyetle yaklaşması. Galiba ülkenin sorunlarını çözmede birlik olmanın yolu da bu: Bilene sormak, bilenden yararlanmak. Yoğun çalışmalarınız sırasında bize de zaman ayırdığınız için teşekkürler.

Öztrak: Ben teşekkür ederim.

Medya Siyaset

Medya Siyaset

Atatürk ve Cumhuriyetten yana taraf haber merkezi.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ