Alexa
Medya Siyaset

Demiryolları Müzesi

Demiryolları Müzesi

Maliye Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) ile Toplu Konut İdaresi (TOKİ) arasında yapılan protokolle Ankara Garı ve çevresindeki tüm taşınmazlar Maliye Bakanlığı`na devredildi. Protokol ile TCDD Müze ve Sanat Galerisi`nin de bulunduğu alana inşaat TOKİ tarafından yapılacak ve yapılarla birlikte alan Hacı Bayram Veli Üniversitesi`ne devredilecek. 18 Ocak tarihinde Demiryolu Koordinasyon Kurulu`nda (DKK) alınan toplantı kararında TOKİ`nin hizmet karşılığında yapması düşündüğü yapıların cami, kreş, misafirhane ve hizmet evi olduğu bildiriliyor.

Bu protokolle beraber, Ankara Misafirhanesi ile Demiryolu Müzesi ve Sanat Galerisi`nin 25 Mayıs tarihinde itibaren kapatılması kararı da alındı.

Oysa Ankara Garı ve çevresi bizim hafıza mekânlarımızdan biridir. Milli mücadele için Mustafa Kemal Ankara’ya geldiğinde 27 Aralık 1919’da istasyondan giremedi. Ancak  Dikmen sırtlarından girebildi. Çünkü o gün istasyon, işgal güçleri tarafından işgal edilmiş ve ulaşım sağlanamıyordu.   Ankara Garı Milli Mücadelenin başarısının, Ankara’nın başken oluşunun merkezidir. Bu nedenle sonsuza kadar bir abide niteliğinde korunmalıdır. Ankara Garı ve çevresi sit alanı olarak ilan edilmeli iken modern mimarinin bir parçası haline getirilmeye çalışılıyor.

Ankara Garı’nın bir bölümünün devredilmesi, müzenin kapatılması siyasal İslam’ın ideolojik bakış açısının mekâna yansımasından başka bir şey değildir.  Bugün kapatılan TCDD Müzesi moderniteye ve Cumhuriyete açılan kapıların kapatılacağının göstergesidir. Böylelikle de Türk halkının kendi tarihiyle bağlarının koparılması adına çalışılıyor. İşin ilginç tarafı seçim süreci içerisinde kapatılması ki bu toplumda oluşacak tepkilerin hızını yavaşlatacaktır düşüncesidir sanırım. Bir de 10 Ekim Katliamı’nda kaybedilenler adına yapılması planlanan “Demokrasi Anıtı” da engellenmiş olunuyor böylece.

Yazık ki demokrasiyi tramvaya benzetenlerin son durağı Ankara Garı oldu. Oysa buradan ötesi yoktur. Yangından mal kaçırmak diye buna denir yazık ki…

Müzeler yalnız milli veya mesleki anane ve anıları yaşatmakla kalmayarak nesiller boyunca gitgide fazla ilgi çekecek bir okul görevi de görmektedir. Bu anlamda da müzeler birer süs değil, gerçek birer ihtiyaçtır. Müzelerin kurulmasının ilk aşaması, “toplama ve saklama”dır. Bu aşama, görece az bir harcama, fakat büyük ölçüde bilgi, heves ve çaba ister. Giderilmesi imkânsız bir kayba uğramadan toplanabilip iyi bir biçimde saklanan eşyanın sınıflandırma, düzenleme ve sergilenme yılları aşan bir süreçtir. Şimdi Ankara’da bunca emeğin ürünü olan, toplumsal hafızamız niteliğindeki bir müze yok ediliyor. Olması gerektiği yerden kaldırılıyor, kapıtılıyor…

Müzenin bulunduğu yapı Almanlar tarafından trenin İstanbul’dan Bağdat’a götürülmesi amacıyla inşa edilmiş ünlü Ankara İstasyonunun eklentisidir. Ankara’ya ilk trenin geldiği gün (31 Aralık 1892) ve o treni karşılayan bu yapı, daha önce karakol ve büro olarak kullanılmış. Atatürk’ün, Kurtuluş Savaşı’nda (1919 – 1922) burayı karargâh binası olarak seçmesinin nedeni belli! Ucunda “payitaht” var; Kurtuluş Savaşı’nın verileceği cephelere yakın! Daha güvenli. Elbette Ankaralıların Atatürk’e yakınlığı en önemlisi… Ta Erzurum, Sivas günlerinden başlayan bir yakınlık hem de…

Demiryolu yazıncılığında burası “direksiyon binası” olarak geçiyor. Bundan şöyle bir yorum çıkarılabilir: 27 Aralık 1919’dan sonra, Demiryolu’nun yönetimine özgü bu “yapı”da artık ülkenin yönetimi, “direksiyonu söz konusudur; ve o da Heyet- i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal’in elindedir. Mustafa Kemal’in 27 Aralık 1919’da geldiği Ankara’da ilk yerleştiği yer olan Ziraat Okulu’nun ardından bu yapıya, “direksiyon binası’na gelmesi olağanüstü bir “metafor’a dönüşüyor bir açıdan…

Müzenin Atatürk Evi kısmında Atatürk’ün çalışma odası var(dı). Bütün mobilyalar, az öncekiler gibi son derece yalın gösterişsiz… Atatürk biraz sonra gelecekmişcesine onu bekleyen döner iskemlesi, elini atıp notlarını alacağı kalemi, kalemliği… Duvarlarda yine kurtarıcımızın çok az bilinen fotoğrafları… Ve bir radyo… Şimdi çok az eşyası elimizde bulunan “beyaz tren”den kalma tek parça, bu radyo!.. Altındaki komodin de büyük olasılıkla Osmanlı’dan kalma. İçinde çok önemli şeyler tutmuş olabilir. Falih Rıfkı’nın Çankaya’ sında sözünü ettiği tamtakır “kasa” da burada. Dıştan baktığınızda ahşap bir dolap; ama açtığınız zaman para kasası olduğu görülüyor. Üzerinde “Milners Patent Resistant” yazıyor. Yangına ve hırsızlığa karşı korumalı kasa. Her odada Atatürk’ün demiryollarına ilişkin çok özlü sözleri asılı. İşte o sözlerden biri: “Demiryolu, memleketin toptan, tüfekten daha mühim bir emniyet silahıdır (1931).” Günümüzde hiç de öyle değil!… Varsa yoksa karayolu…

Çalışma odasından bir başka odaya kapı açılıyor… Bu oda Fikriye Hanım ‘ın odası. Binanın özgün kullanımında bu kapı kapalı tutulmuş. Uzaktan üvey amcasının kızı olan Fikriye Hanım’ın Atatürk’e yardımcı olduğunu biliyoruz… Ne ilginçtir ki en eski sandalyeler de bu odada… Nereden baksanız hüzünle sarmalanmış anılar, hüzünle kuşatılmış eşyalar…

Binanın içerisinde müze oluşundan bu yana hiçbir değişiklik yapılmamış. Daha önceki aydınlatma aracı gaz lambası iken daha sonra elektrik düzeneğine kavuşturulmuş. Tek değişiklik ise bu. Bu bile bu döneme kadar tarihe verilen değerin göstergesi değil de nedir?

Mimar Şekip Akalın’ın 1937 de yaptığı Ankara Garı’nın açılışını Ulus gazetesi şu başlıkla verir: “Güzel başşehrin güzel başkapısı”.

“Turnike”den sonra ilk odada genelde demiryollarının Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar uzanan çok önemli belge ve bilgilerini görürüz. Bunlar değişik işlevli bölmelerin içine yerleştirilmiş durumda. Cumhuriyet’in çok önemli bir geleneği var; Her hat açıldığında o açılışa katılanlara günün anlamını belirten bir şilt veriliyor. Örneğin Erzurum-Sivas demiryolu: Doğu’ya açılan, Atatürk ve İnönü’nün en büyük özlemi olan bu hattın açılışında verilen şu şilt. Atatürk ve İnönü’nün yan yana portreleri, üzerinde “TCDD Erzurum Hattı’nın Açılış Hatırası” yazılı… Erzurum istasyonu açılırken içine makas konan gümüş tepsi… Diğerleri…

Hangi istasyon, hangi hat açılmışsa, üzerine yazılmış. * Örneğin “Kayseri, Ankara Hattı.” Kayseri, genç Cumhuriyet’in Doğu Anadolu’ya uzanan ilk hattı… Sonra işte bir vagon anahtarı, bir hat anahtarı… Bunlar hep saklanmış. Sözleşmeler yapılmış; o sözleşmelerin imzasında kullanılan dolmakalemler, kurdele kesilen makaslar saklanmış…

Fransız “VVagonsLits” İşletmesi’nden kalma, Orient Expres ve diğer Avrupa hatlarında kullanılmış gümüş yemek takımları var. Üçüncü kuşak demiryolcu olduğum için çok iyi hatırlıyorum, yemekli vagonlarda, beyaz kolalı örtülerle kap-lanmış masalara bu gümüş takımlarla servis yapılırdı. Bu gereç kullanımdan kalktı. Halklaşan ve halksallaşan bir yöne ağınca çizgi elbet bu doğal.

İkinci odada daha çok Osmanlı döneminde Anadolu- Bağdat Demiryolu İşletmesi’nden kalma yazışmalara ilişkin mühürler, damgalar, hatlarda çalışan işçilerin yaka kokartları var… Çünkü o hatta hangi işçinin çalıştığını bilmek durumundalar. İlk başta, Cumhuriyet, demiryolunu devraldığında çalışan işçilerin tamamı yabancı… Yönetenler de öyle… Sonra onlar bizim insanımızla değiştirilmeye başlanıyor. Yöneticilerin Türk vatandaşı olması vb. konularda pek çok “tamim” bulunuyor. Türkler demiryoluna “yabancı”; demiryolunda çalışmayı “bilmiyor”, o zaman “kefere” diye nitelenen Ermeni ve Rum ustalar binaların yapımında çalıştırılıyor.

Cumhuriyet kadrolarıyla birlikte durum değişiyor. Cumhuriyet döneminde Türk çocukları Avrupa’ya bursla gönderilmiş. Genel müdürlerin pek çoğu Alman Teknik Üniversitesi mezunu…Orada eğitilenler gelip atelye müdürlüğü yapmış. Sonra genel müdürlüğe yükselmişler. İşçiler de aynı şekilde, önce denenip sonra işe alınmışlar. Cumhuriyet demiryolculuğunun temeli böyle atılmış.

Panolarda müzeyi gezenlere yönelik bilgiler ve yüz elli yıl öncesinden günümüze demiryollarının öyküsünü anlatılıyor…

Diğer bir odada sergilenen eşyanın tamamı Osmanlı dönemine ait. Sultan Abdülaziz’in özel vagonunun bir maketi. Eskişehir’de demiryolu işçileri tarafından yapılmış. Demiryolları çok büyük değerler yetiştirmiş bir kurum. Burada bulunan dikdörtgen, sedef kakmalı masa ile yanındaki iki rokoko koltuk Sultan Abdülaziz’in “özel” ve özgün vagonunda kullandığı çalışma masası: üzerinde “Mamule-i Osmanîye” (Osmanlı yapımı) yazılı…

Bu müzede gerçek anlamda demiryolu tarihimiz vardı. Kendi orijinal binasında ve tüm doğallığıyla. Oysa şimdi rant uğruna bir tarihimizden oluyoruz. Yarın çocuklarımıza bunun hesabını nasıl vereceğiz açıkçası bilmiyorum…

 

 

Medya Siyaset
Arzu Kök

Arzu Kök

1972 İskenderun/HATAY doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini İskenderun'da, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü'nde tamamladı. Halen özel bir kurumda görev yapmaktadır. Yazı yaşamına Ulus Gazetesi'nde köşe yazarlığı ile başladı. Halen pek çok gazete, internet sitesi ve edebiyat dergilerinde yazılarıyla yer bulmaktadır
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ