Alexa
Medya Siyaset

“Geldikleri Gibi Giderler”: İnancın, Umudun Ve Güvenin Simgesi!

“Geldikleri Gibi Giderler”: İnancın, Umudun Ve Güvenin Simgesi!

13 Kasım 1918, Atatürk’ün vicdanında İstiklal Savaşı’nı başlattığı ve başaracağından emin olduğu gündü.

1.Dünya Savaşı’ndan çıkan, Anadolu’nun evlatları,devleti yönettiklerini zannedenlerin sürüklediği cephelerde erimişti.Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918’de Mondros Ateşkes Antlaşmasınıimzaladı.Padişah, ateşkesi imzalayarak, 1 Kasım’da İstanbul’a gelen Rauf beyi, 4 Kasım’da kabul etmişti. Tahtını kaybetmediği için memnundu. Meclis-i Mebusan bu durumkarşısında gergin, Rauf Bey, anlaşmayı imzaladığı generalden İstanbul’a girilmeyeceğine dair kendi hükümetine ileteceği sözü aldığından iyimser, İttihat ve Terakki yıkılmış, muhalifler de bu yüzden memnundu.[1]Farkında olmadığı halde, başsız kalmış olan millet, cehaletin, yoksulluğun ve salgın hastalıkların altında ezilmiş, karanlıklar ve belirsizlikler içinde, olup bitecekleri beklemekteydi.

31 Ekim 1918 öğleden sonra, Ateşkesin üzerinden henüz 24 saat geçmeden bölgede bulunan İtilaf donanması, Boğazlar bölgesine doğru harekete geçmişti. 2 Kasım’da İtilaf kuvvetlerinin subayları Gelibolu Yarımadası’na vararak tahkimatların işgali ve mayın tarlalarının temizlenmesi için gerekli hazırlıkları yapmaya başladı. 7 Kasım’da mayın temizleme gerekçesi ile küçük bir İtilaf kuvveti Çanakkale Boğazı’ndan içeri girerek, İstanbul’a doğru ilerlemeye başladı. 8 Kasım’da İstanbul’da Çinili Köşk civarına yanaşan dört gemiden inen dört Fransız subayı yaya olarak Galata’ya, oradan da Beyoğlu’na doğru hareket etti. Buradaki bazı ev ve işyerlerine Fransız bayrakları asıldı. Aynı gün akşama doğru bir İngiliz heyeti Tersaneye el koydu. Hükümet de gönderdiği bazı memurlar aracılığıyla bu heyeti karşıladı ve heyet için Pera ve Tokatlıyan otellerinde 80 oda ayırdı. Bu heyet adına basına demeç veren Albay Murphy, İtilaf Devletleri ile Osmanlı Devleti arasında bir ihtilaf kalmadığını ve Türklerle dost kalmak istediklerini dile getirdi. Bundan sonra donanmaya katılmak üzere yeni gemiler Çanakkale Boğazı’ndan içeri girmeye başladı. 12 Kasım’da Yunan gemisi Averof zırhlı kruvazörü beraberinde üç Yunan torpido muhribi olduğu halde Çanakkale’den Marmara Denizi’ne girdi.

İngiliz ve Fransızlar adeta birbirleri ile yarışırcasına İstanbul’a geliyordu. İngilizlerin deniz yolu ile İstanbul’a gelmek için hazırlık yaptıkları sıralarda, Selanik’te bulunan Fransız birlikleri Uzunköprü’ye doğru karadan ilerledi. 7 Kasım’da Uzunköprü’ye gelen bir Fransız Mühendisi, demiryolu hattını muayene etmeyi talep etti ve ertesi gün hattı işgal etmek üzere bir müfrezenin Uzunköprü’ye geleceğini bildirdi. Fransızlar Uzunköprü Müfreze Komutanı Binbaşı Hüseyin Hüsnü Bey’den 10 Kasım’da gelecek üç bölük için konaklayacak yer, 70 kadar oda ve yiyecek temin etmesini talep etti. Konaklama için ücret ödemeyecekler, yiyecekleri satın alacaklardı. Fransızlar, Osmanlı topraklarına girerken Osmanlı Hükümeti’ni bilgilendirmeye dahi gerek duymamışlardı. Yapılan talepleri karşılama yetkisi olmayan Hüseyin Hüsnü Bey durumu derhal merkeze bildirdi. Buna karşılık Sadrazam Ahmet İzzet Paşa işgal için bir sebep olmadığını, bununla birlikte Fransızların kuvvet kullanmaları halinde karşılık verilmemesini ve protesto ile yetinilmesini emretmişti. Tarihler 10 Kasım’ı gösterdiğinde 100 Fransız askeri Uzunköprü’ye girdi. Burada birkaç gün kalan müfreze, Hüsnü Bey’in protestosuna aldırmadan demiryolu vasıtasıyla İstanbul’a hareket etti.

12 Kasım’da Uzunköprü’den İstanbul’a gelen Fransız müfrezesinden birkaç subay, bir gün sonra üç römorköre zorla Fransız bayrağı çekti. Osmanlı Hükümeti ve Genelkurmayı buna tepki gösteremedi. Çünkü bir sonraki gün büyük bir müttefik donanmasının geleceği haber verilmişti.

13 Kasım 1918’de sabah saat sekizde, öncü 4 İngiliz torpidosunun ardından 61 parçadan oluşan büyük bir müttefik donanması Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçerek İstanbul’a demir attı. Kabataş, Ortaköy, Beşiktaş, Kadıköy, Haydarpaşa, Fenerbahçe açıkları bir anda düşman gemileri ile dolup taşmıştı. İstanbul’a gelen bu donanmayı İtilaf Devletlerine ait iki uçak havadan destekledi.

13 Kasım’da 2,616 İngiliz, 540 Fransız, 470 İtalyan olmak üzere toplam 3,626 askerkaraya çıktı. Başlarındaki general, bu birliklerin sadece askeri harekât için İstanbul’a geldiklerini bildirmişse de işgal kuvvetleri İstanbul’un farklı noktalarına dağıtılmıştı. İngiliz birlikleri Beyoğlu’nu ve Haliç’in kuzeyinden itibaren Karadeniz Boğazı’nın Rumeli tarafını, Fransız birlikleri İstanbul-Çekmece hattı ile bu bölgeden itibaren Marmara Denizi’nin Rumeli tarafını, İtalyan birlikleri ise İstanbul’un Anadolu yakası ile Marmara Adalarını işgal etmişlerdi. İngilizler Harbiye Mektebi’ni, Fransızlar İstanbul’daki Şehremaneti binasını, İtalyanlar ise Nişantaşı’nda Cevdet Paşa Konağı’nı işgal ederek karargâh olarak kullanmaya başladılar. Böylece İstanbul fiilen işgal edilmişti.

Harbiye Nezareti, Müttefik donanmasının geliş gidişi esnasında yaşanabilecek olası çatışmaların önüne geçmek ve bu donanmanın serbestçe manevra yapabilmesini sağlamak amacıyla 13 Kasım 1918 tarihinde İstanbul limanını sabah sekiz ila öğleden sonra iki arasında deniz trafiğine kapatmıştı. Halka ise müttefik donanmasının İstanbul’a gelip kısa süre içerisinde ayrılacağı bildirilmişti.13 Kasım’da emrindeki bir birlikle hareket eden bir İngiliz Albayı, Karadeniz Müstahkem Mevki Karargahı’nımevki komutanı ileimzaladığı bir protokol ile işgal etti.

İstanbul önlerine demir atan müttefik gemilerini sevinç gösterileri yaparak ziyaret eden Rum ve Ermeni kalabalıkların gürültüsü nedeniyle Padişah, Dolmabahçe Sarayı’ndan ayrılarak kısmen daha sessiz olan Yıldız Sarayı’na taşınmak zorunda kalmıştı.

Padişah halka yayınladığı bildiride; işgal kuvvetleri ile iyi münasebet kurulması halinde memlekete medeniyet geleceğini, halkın refaha kavuşacağını, işgal kuvvetlerinin “Türk misafirperverliğine yakışır bir biçimde karşılanmasını”, halkın tahrik, teşvik ve kışkırtmalara kapılmamasını ve gelecek misafirlere karşı muhalefet ve onlarla hiçbir şekilde çatışmaya girilmemesi gerektiğini bildirmişti.[2]

Ne yapılabilirdi ki!

Ordu, adı var, kendi yok bir durumdaydı. Komutanlar ve subaylar, Genel Savaşın bunca sıkıntı ve güçlükleriyle yorgun, yurdun parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felaket uçurumunun kıyısında kafaları, çıkar yol, kurtuluş yolu aramaktaydı.[3]

Mustafa Kemal Paşa, ard arda telgraf çekerek ateşkes maddelerinin açık olmayan maddelerinin aleyhimize uygulanacağı konusunda hükümeti uyarmaya başlamıştı. Yıldırım Orduları Grup komutanı olarak İskenderun’un işgaline karşı İngiliz kuvvetlerine karşı ateş emri verdi, ancak Yıldırım Ordularının lağv edilmesiyle 7 Kasım 1918’de Harbiye Nezareti Emrine alındı.13 Kasım 1918’de trenle İstanbul’a gelmişti. İtilaf donanmalarına baktı. Ona göre bu felaketin içinden çıkılacak tek yol vardı:

“Geldikleri gibi giderler”, geldikleri gibi gideceklerdi.!

Umudun, inancın ve güvenin simgesiydi bu söz! Bir mücadelenin başlangıcı ve zaferi!

Atatürk, kendi vicdanında mücadeleyi bu sözle başlatmıştı. Bu sözüne öyle sadık kaldı ki kendisine İngilizlerin kuvvet gönderip her taraftan sıkıştırdığı zaman ne yapacağı sorulduğunda;

Karşı koymakta sona kalanlarımız, bir tepede hayatlarına son verirler. Gelecekte “Burada yatanlar, vatanlarını kurtarmaya çalışanlardır” diye bir yazılı taşa sahip olabilirlerse mükâfatları, bu olur.”

Şeklinde cevap vermişti.[4]

Ona göre Milli Mücadelenin yolu, “Ya Bağımsızlık Ya Ölüm”dü.

Dr. Gülhan SEYHUN

Editör Notu:Yazı  teknik bir hata nedeni ile gönderildiği 13 Kasım 2019 tarihinde yayınlanamamıştır.

[1] Gencer, A. İ.,& Özel, S. (2006). Türk İnkılap Tarihi. Der Yayınları, s. 69-72.

[2] Bozkurt, A. (2009). İtilaf Devletlerinin İstanbul’da İşgal Yönetimi.İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilimdalı, Doktora Tezi. s. 8-20.

[3] Atatürk, K. Nutuk 1917-1927.(2005). Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma Merkezi Yayını. Yayına Hazırlayan: Zeynep Korkmaz. s. 7-8.

[4]Gencer, A. İ.,& Özel, S. (2006). Türk İnkılap Tarihi. Der Yayınları, s. 91.

Dr.Gülhan Seyhun

Dr.Gülhan Seyhun

1968, Burdur doğumlu. 1986’da GATA Sağlık Meslek Lisesinden, 1990’da GATA Hemşirelik Yüksek Okulundan, teğmen olarak mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde görev yaptıktan sonra 2014 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanlarında iki yüksek lisans, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde doktora derecesi aldı. “Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri, II. Dünya Savaşı Dönemi” kitabını yazdı. Toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Dr. Gülhan Seyhun, en büyük problemin çocuklara kötü örnek olan yetişkinlerde olduğu inancında. Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevdalısı olarak yaşayan Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı ve dansa tutkun bir akademisyendir. Evli ve iki çocuk sahibidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 2 YORUM
  1. GÖNÜL PINAR ATACI dedi ki:

    DAHİ insan, EBEDİ başkomutan, ULU kurtarıcı, BÜYÜK kurucu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün her zaman güncel yüce söylemlerinden biri olan GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER sözüne adanmış MUHTEŞEM bir analiz ve sentez. Üstün ve özgün ATATÜRK’ÇÜ insan, saygın ve seçkin subay ve çok değerli askeri tıp uzmanı – albay sevgili Gülhan SEYHUN’a en yürekten tebrikler, en derin saygılar ve en iyi dilekler ile ben Gönül’den özel bir ithaf :

    BUGÜN ON KASIM’DAYIZ YANİ EZELİ VE EBEDİ YASTAYIZ.

    Bugün, biz, On Kasım’dayız
    Yani ezeli ve ebedi yastayız.

    Bugün 9.O5’de her ünsan ayakta ve susmakta.
    Bugün tüm ulus Aslanlı Yol’a dolup taşmakta.
    Bugün bütün Türkiye, ATA’nın önünde diz çökmüş duruyor.
    Bugün tüm ünsanlık O’na tekrar minnet ve şükran duyuyor.

    Bu güne küfreden ve saldıran açık ve gizli hayinler ve zalimler
    Ve bu güne ‘sap gibi durmak’ diyen o SEVR yani BOP seviciler,
    GELDİKLERİ GİBİ GİDECEKLER yani tüm ulusca kovalanacaklar
    Ve yakalanıp yargılanarak tarihin iğrenç çöplüğüne atılacaklar.

    Bugün bizim için en ulusal ve toplumsal fakat en kederli bir gün.
    Bugün, ülke ve dünya tarihinin altın sayfalarına yazılı ulu bir dün.

    Gönül Pınar Atacı, 10.KASIM.2019

  2. GÖNÜL PINAR ATACI dedi ki:

    DAHİ insan, EBEDİ başkomutan, ULU kurtarıcı, BÜYÜK kurucu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün her zaman güncel yüce söylemlerinden biri olan GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER sözüne adanmış MUHTEŞEM bir analiz ve sentez. Üstün ve özgün ATATÜRK’ÇÜ insan, saygın ve seçkin subay ve çok değerli askeri tıp uzmanı sevgili albay SEYHUN’a en yürekten tebrikler, en derin saygılar ve en iyi dilekler ile ben Gönül’den özel bir ithaf :

    BUGÜN ON KASIM’DAYIZ YANİ EZELİ VE EBEDİ YASTAYIZ.

    Bugün, biz, On Kasım’dayız
    Yani ezeli ve ebedi yastayız.

    Bugün 9.O5’de her ünsan ayakta ve susmakta.
    Bugün tüm ulus Aslanlı Yol’a dolup taşmakta.
    Bugün bütün Türkiye, ATA’nın önünde diz çökmüş duruyor.
    Bugün tüm ünsanlık O’na tekrar minnet ve şükran duyuyor.

    Bu güne küfreden ve saldıran açık ve gizli hayinler ve zalimler
    Ve bu güne ‘sap gibi durmak’ diyen o SEVR yani BOP seviciler,
    GELDİKLERİ GİBİ GİDECEKLER yani tüm ulusca kovalanacaklar
    Ve yakalanıp yargılanarak tarihin iğrenç çöplüğüne atılacaklar.

    Bugün bizim için en ulusal ve toplumsal fakat en kederli bir gün.
    Bugün, ülke ve dünya tarihinin altın sayfalarına yazılı ulu bir dün.

    Gönül Pınar Atacı, 10.KASIM.2019

BİR YORUM YAZ