Alexa
Medya Siyaset

Harran’da İki Saat

Harran’da İki Saat

“Güneydoğu GAP” gezisine katıldım.

Adana, Antakya, İskenderun, Gaziantep, Şanlıurfa, Halfeti, Hasankeyf, Mardin, Midyat, Diyarbakır, Adıyaman ve Kahramanmaraş’ı gördüm.

Yeni tatları tattım, tanımadığım insanlarla tanıştım, hasbıhal eyledim.

Anadolu’daki surları, kaleleri, kentleri, sarayları, kervansaraylar, camileri, kiliseleri, yapıları, dağlar, ovaları tanıdım.

İnsanlığın bilinen tarihini değiştirecek, ezberi bozacak, MÖ 12 bin yıl öncesine dayanan “Göbeklitepe” harabelerini resimledim.

Halfeti’de, “Birecik Barajı” altında kalan köyün hüzünlü öyküsünü yaşadım.

Sular altında kalacak Hasankeyf’deki çalışmalara tanıklık ettim.

Anadolu’dan kaçırılan, uzun mücadeleler verilerek ülkemize geri getirilen, Dünya’da eşi benzeri bulunmayan, üç boyutlu “Çinge Kız” Mozaik’i ile göz göze geldim.

“Dünya’nın Sekizinci Harikası”, “Krallar Dağı” Nemrut’ta güneşi batırdım.

Anadolu topraklarında boy atan inanç dünyasının geçmişine uzandım.

Kiliseleri, camileri ziyaret ettim,tarihle kucaklaştım.

Gezip gördüklerimi okuyucularımla paylaşmak istedim.

İyi okumalar diliyor ve yazıma Harran izlenimlerimle başlıyorum:

Harran, üzerinde çeşitli uygarlıkların yer aldığı, ucsuz bucaksız geniş bir ova üzerinde kurulmuş. Geçmiş dönemlerde çok önemli ticaret merkezi olmuş. Anadolu’dan,  Mezopotamya’ya (bugünki Suriye, Irak, İran), Mezopotamya’dan Anadoluya ticaret, Harran üzerinden yapılıyormuş.

Bilindiği gibi, ticaretin geliştiği yerler, tarihin her döneminde önemli merkez olmuştur.

O zamanların Harran’nını, bugünün İstanbul’una benzetebiliriz. O günlerin Harran’nında, ticaret gelişmiş, hanlar, hamamlar yapılmış, medreseler (üniversite) kurulmuş, medreselerde ders veren yetkin hocalar (öğretim elamanları) kitaplar yazmış, Ay’ı, Güneş’i, Dünya’yı tanıma çalışmaları başlatmışlar.

Harran’nın, Nuh Peygamber’in torunu “Kaynan” ya da İbrahim Peygamber’in kardeşi “Aran” tarafından kurulduğu söylenir.

13.yüzyıl tarihçilerinden İbn-i Şeddat, Hz. İbrahim’in Filistin’den önce Harran’da oturduğunu, Harran’a, “Hz. İbrahim”in şehri denildiğini yazar.

Tevrat’ta, “Haran” olarak geçen yerin, Harran olduğuna inanılır.

Rehberimiz Mehmet Küçükbayram,  Ay’ın, Güneş’in kutsal sayıldığı eski Mezopotamya’da, Paganistliğin (putperestlik) yaşandığını, bu nedenle Harran’da astronomi ilminin çok ileride olduğunu söylemişti.

2.Mervan döneminde Emevi devletinin başkenti olan Harran, Abbasi hükümdarı Harun Reşit döneminde medreseye (Üniversitesi) kavuşmuş. Cabi Hayyam, Sahib-i Kurra, Harrani gibi dönemin önemli bilim adamları bu medresede yetişmişler.

1261’de Harran’a yerleşen Moğullar, buradan göç etmişler ve Harran’ı yakıp yıkmışlar. Amaç, başka krallıkların buralara yerleşmesini önlemekmiş.

Yerli halkın Harran’a yerleşmesi 18-19.yy’da başlamış. Irak’tan, Harran’a göç edenler, buradaki taşları, tuğlaları toplayarak toprak evler inşa etmişler. Harran evlerinin aynısı, Suriye’de ve İtalya’da da varmış.

Harranlı rehber anlatıyor:

“Harran kelimesi ‘Asurca’ bir kelimedir.. Dört yolun birleştiği keşiştiği yer demektir. Başka bir tanıma göre ‘Har’dan gelir, Arapça’da ‘Har’ sıcak demektir, ‘Ran’ da ateştir.  Gerçekten de buranın sıcaklığı 45, 50 dereceyi buluyor.

Harran’ın dört tarafına yuvarlak surlar örülmüş. Sur’un genişliği 4,5 metreyi buluyormuş. 5 giriş kapısı varmış. Kapılara Arap şehirlerinin ismini verilmiş, Halep, Rakka, Musul, Bağdat ve Anadolu kapısı gibi… Kervan hangi kapıdan çıkıyorsa, o şehre gidermiş.

Rehberimiz, o döneme ait ev temellerini gösteriyor, binlerce yıl öncesi yapı yıkıntılarının üzerinden geçiyoruz. MS 700-750 yıllarında 2. Mervan’ın, Emevi hükümdarlığı döneminde yaptırdığı “Ulu Camii” nin, Abbasi hükümdarı Harun Reşit döneminde yapılan medresinin (üniversite) yıkıntılarını görüyoruz.

Rehberimiz, Ulu Cami’nin, Anadolu’da yapılan ilk anıtsal cami olduğunu belirtiyor ve “Cami El Firdevs” (Cennet Camii) veya “Cuma Camii” adlarıyla da tanındığını söylüyor. Cami’nin, diktörtgen ya da kule şeklinde yapıldığına işaret ediyor ve ekliyor; Selçuklulardan Osmanlı’ya kadar bütün Ulu camilerin bu tarzda inşa edildiğini; bunun nedenini de, 4 meshebin aynı camide ibadet etmesine bağlıyor.

Bin yıllar öncesinden, bu topraklarda eğitime verilen önemle, bugünkü Harran’da yaşanan cehaleti karşılaştırıyorum.

Harran’da, ilk kazı çalışmasını 1952’de İngilizler başlatmış, 1983’te İzmir Ege Üniversitesi devam ettirmiş, 2005’den sonra görev, Harran Üniversitesine verilmiş. Kazı sırasında bulunan tabletlerin ‘Babilce’ yazıldığı görülmüş.

Rehberimiz devam ediyor:

“Hz. İbrahim, Harran’da Sara ile evleniyor. Sonra Filistin’e göç ediyor. Göç etmesinin sebebi bazı tarihçilere göre burada kuraklık, bazılarına göre ise kıskançlık. Hz. İbrahim, büyük bir ihtimalle, kuraklık nedeniyle “Kenan” ellerine göçüyor. Kenan diyarı Şam, Filistin, Mısır topraklarıdır.

Harran’da 1670 tepe var. Tepe sadece toprak yığınıdır. Höyük ise her bir medeniyet bina yapar, o yıkılır üzerine başkası yapılır, tümülüs ise daha yüksek, çadır şeklinde olur krallar mezarı olduğu söylenir. Harran’daki yapıların MÖ 2000 yıllarında Asur dönemine ait olduğu tespit edilmiştir. Şu anki kazılar üst tarafı yapıldığı için Milattan sonrasına ulaşılıyor…”

***                  ***

Harran, yeşil bir kentmiş. Evliya Çelebi, Harran’dan Şam’a kadar gittiğini, ancak hiç güneşi göremediğini yazmış. Bugün Harran’da ağaç yok desem yeridir. Yol boyunca, doğa koşulları mı, insan hoyratlığı mı yeşil cenneti bozkıra çevirdi sorusunu sordum durdum.

Bir de koca ovanın boş olmasına akıl, sır erdiremedim. Söke ovasından kat be kat büyük “adam eksen, adam yetişir” denilecek verimli arazinin boşluğu canımı sıkıyor. Yapılan barajların, tunellerin işe yaramasını, Harran ovasının üretime, tarıma açılmasını, köylünün ovasına sahip çıkmasını diliyorum.

Eski Harran’ı turladıktan sonra, Harran Evleri’nin bulunduğu alana geliyoruz.

Oval kubbeli bu evlerin tarihi MÖ 6000 yıllarına dayanıyor. Tuğla ile örülen, boyu 5 metreyi bulan kubbelerin içi ve dışı balçıkla sıvanmış.

Bizim gezdiğimiz ev, 1999 yılında restore edilmiş ve “Harran Kültür Evi” olarak hizmete girmiş.

Evin birbirine bağlı 18 odası var. Tamamı bir aileye aitmiş. Yerli rehberimiz Mahmut Bey’in kardeşi evle ilgili bilgileri aktarıyor:

“Evler topraktan, bindirme tekniği ile yapılmıştır. Huni şeklindeki yapıya ‘kümbet’ diyoruz. İki tanesi bir oda sayılır. Burada gördüğünüz evde bir aile yaşıyor. 14 yaşıma kadar ben de burada yaşadım. Artık bu evlerde yaşayan yok. Oda sayısı ne kadar fazlaysa çocuk sayısı da o kadar fazla oluyor. Biz 14 kardeşiz. Bizde bir takım, üç yedek oyuncu var. Ben sekizinci çocuğum.

Sordum, kaç hanımdan? “Valla Babam, annemden korkuyor, ikinciyi alamadı.”

Sen evli misin?

“Bu kadar güzel bayanların olduğu yerde evli misin diye sorulur mu abi?”

Gülüyoruz. Rehberimiz devam ediyor:

“Mezopotamya’da Arapça konuşulur Burada yaşam televizyonlarda gösterildiği gibi değil. Biz burada kardeşce yaşıyoruz, Arabı, Kürdü, Laz’ı biraradayız. Burada bir söz vardır, ‘kendini bilen merttir, vatan için de vatan kuran namerttir.’Burada başlık parası devam ediyor. Sarışınlar daha kabul görüyor.

İzmirli bayan,“saçımızı boyayıp gelsek iyiymiş.”

“Abla biz sahte sarışını biliriz. Yanımdaki beyi göstererek, “bu abiyi burada bırakabiliriz. Ağa tipi var. Kalsın burada ablamı vereyim.”

Birlikte kahkaha atıyoruz.

Eşim, beni göstererek, “Bu bey nasıl görünüyor?

“Abla, senin bey benden daha kara, burada kalsa bizden kara olacak.”

Bu kez yerli rehberimiz soruyor, “nerden geldiniz?”

İzmir ve Milas’tan.

“Haa, İzmir’i gördüm. Yav ben deli oldum, o kızlar nasıl böyle güzel, hepsi 1.80, 1.90, bittim valla.

Size bir fıkra anlatayım. Dinlemek istemeyen kulağını kapatsın. Urfalı biri karadenize gitmiş. Gemi batmış, yolcuların arkasında dolaşan bir köpek balığı var, soruyor sen nerelisin İzmirliyim, sen nerelisin Adanalıyım, sen nerelisin Urfalıyım. Urfalı’ya bin diyor sırtıma. Urfalıyı karaya bırakıyor. Urfalı, ‘sen beni biliysin, ben peygamberler şehrindenem onun için beni karaya çıkardın’ diyor. Köpek balığı, ‘hadi oradan be Urfalı, geçen bir isot yedim hala gö… yanıyı’ demiş.

Kahkahaya boğuluyoruz.

Rehberimiz, profesyonel bir pazarlamacı gibi, bizi alış veriş çadırına yöneltiyor; gülerek, isteyen isot, isteyen bulgur, isteyen takı, isteyen poşu alsın…

Bunca yokluk, bunca sahipsizliğe karşın, Anadolu insanının neşeli, şen tavrı içimi ısıtıyor.

Toprak evlerin içini girdim, yaşayan yok ama döşeli misafir odasını, oturma odasını, yatak odasını, mutfağı gördüm.

Yöresel giyisiler giyip, resim çektiren hanımların gülen yüzlerine tanık oldum.

Ben de yöresel giyisilerden giydim, resim çektirdim.

Bayanlar alıveriş çadırına girdiler.

Gölgede oturan yerli dikkatimi çekti, yanına yaklaştım, rehberin babası mısın sorusunu sordum.

“Evet” dedi, yanındaki oturağı çekti ve  ‘otur’ dedi, oturdum.

“Burası aşiret biliyorsun. Diyorlar ki aşirette iki evlilik yapılıyor. Eskiden vardı. Burada ağalık yok, parası olan neredeyse ağadır. Buradaki adam ne yapıyor kuma getiriyor, İzmir’deki ne yapıyor? Ayrı ev tutuyor. Aşiretlik kötü bir şey de değil. Biz de bir kadının kimi kimsesi yoksa huzurevine bırakılmaz, kan davasında kadın başı açık ortaya çıkarsa kimse ona dokunmaz. Bu işler 30 sene önceydi. Eğitim seviyesi yükseldi. Benim karı Türkçenin T’sini bilmiyor. Aşk-ı Memnu dizisini izledi valla. Cep telefonu kullanıyor. 10 yıl öncesine kadar burada bir bayanın cep telefonu kullanması ayıpttı. Karım ‘vassap’ kullanıyor.

Biz de Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kanun ve nizamları bizim için de geçerli, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk buraya kadar gelmiş ve burada benim babama İstiklal Madalyası vermiştir. Biz, Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıyız. Toprağımız aynıdır, bayrağımız aynıdır. Aynı duayı okuyoruz, aynı camiye gidiyoruz. Peygamberimiz bir, Allahımız birdir.”

Yaşını sordum?

“65” dedi.

Şaşırdım, “ben 67 yaşındayım, sen benden ihtiyar görünüyorsun” dedim.

“Senin yaşadığın yere bak, benim yaşadığım yere bak, güneşin bağrında bu toprakları ekip biçmesi kolay mı?”

Yaşça benden küçük, görünüşte benden yaşlı ‘amcanın’ sözleri hoşuma gitti.

Çok mutlu oldum.

“Yok arkadaş bizi bölemeyecekler, bizi, birbirimize kırdıramayacaklar, biz etle tırnağız, ayvayla narız, …”

Elini sıktım, vedalaştık.

Harran’ın, ayakta kalmış evlerine, yıkılmış üniversitesine, kalesine, suruna, şehrine ve gülmeyi unutmamış insanlarına el salladım.

İçimden, Harran’ın, tarihteki yeşil günlerine, bilimdeki öncülüğüne kavuşmasını diledim.

ETİKETLER:
Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ