Alexa
Medya Siyaset

Hastanede Unutulan “Ergenekon” Tutuklusu

Hastanede Unutulan “Ergenekon” Tutuklusu

FETÖCÜ polislerin iş başında olduğu, FETÖCÜ savcıların “uyduruk” ihbarları ciddiye aldığı,

FETÖCÜ hâkimlerin, getirileni tutuklayıp zindana gönderdiği;

Radyo ve televizyonların, “son dakika haberleri” diye bas bas bağırdığı; Gazetelerin, henüz duruşması bile yapılmamış davanın sanığını “suçlu” ilan ettiği;

Başbakan’ın, özel aracını FETÖCÜ savcıya verdiği; “Düşün adamlarının”,  devletin tepesindeki kişilerin FETULLAH’I övdüğü; Aklın, mantığın durduğu, vicdanın ayaklar altına aldığı; Askerlerin, siyasilerin, toplum önderlerinin, demokratik kitle örgütlerinin “töhmet” altında tutulduğu, yalan, yanlış haberlere “itibar” edildiği;

Sapla ile samanın, doğru ile eğrinin, güzel ile çirkinin, gerçek ile iftiranın karıştırıldığı; “acaba” diye kuşkuların yaşandığı; Kozmik Oda’nın, didik didik arandığı; Hakkın, hukukun çiğnendiği; anaların, babaların, eşlerin, çocukların feryatlarının arşa yükseldiği günlerdi.

Yurt dışındayken, Türkiye’ye gelip, Beşiktaş Mahkemelerinde ifade verenlerin,“kaçar” şüphesiyle tutuklandığı günlerde, “trajikomik” olaylarda yaşanmıştı.

Bu yazıda, “ERGENEKON” tutuklusu Hayrettin Ertekin ’in, hastane odasında unutulmasının öyküsünü okuyacaksınız.

Hayrettin Ertekin, işinde, gücünde; yatı, katı olan varlıklı bir yurttaşımızdır. “Sosyete Kuyumcusu” diye ün salmıştır. Vatanını seven, ülkesiyle övünen Atatürkçü kişiliği ile tanınmıştır.

22 Şubat 2008 günü, “ERGENEKON” davasından gözaltına alınır. FETÖ Kumpası’nda tutuklanan askerlerle çekişmiş fotoğraflarının olduğu, toplantılarına katıldığı iddiasıyla sorguya çekilir.

Hayrettin Ertekin, iddiaları “deli” saçması olarak niteler, savunmasını yapar, serbest bırakılacağından emindir. Fakat savcılık yurt dışına kaçar gerekçesiyle, tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk eder.

Ertekin, mahkemeye kaçmayacağına dair her türlü güvenceyi vermeye hazır olduğunu anlatır.

“100 kilo altın, dilediğiniz kadar tapu, mahkemenin belirleyeceği kadar parayı teminat olarak göstereceğini; duruşmalara bir gün bile gelmezse bütün bunların devlete bağış olarak verilmesini kabul ettiğini” söyler ama mahkeme, Hayrettin Ertekin’i tutuklar ve Silivri zindanına gönderir.

Ertekin, çıkarıldığı her duruşmada tutukluluğunun kaldırılması için her türlü güvenceyi vermeye hazır olduğunu tekrarlar, ancak her defasında tutukluluğunun devamına karar verilir.

Hayrettin Ertekin, Silivri 5 No’lu cezaevinin B- 5 koğuşunda kalmaktadır. Rahatsızlanır, cezaevi yönetimine başvurur. Silivri Devlet Hastanesi’nde Kardiyoloji servisi olmadığından, İstanbul Üniversitesi Kalp ve Damar Cerrahisine sevk edilir.

O sabah büyük bir ring aracıyla dört cezaevi dolaşıp, diğer hükümlü ve tutuklular da alındıktan sonra Haseki Hastanesi’nin bahçesine getirilir; görevlilerden birine ailesinin telefon numarasını vererek, aramasını rica eder. Görevli isteği kabul eder ve arar. Yakınları hastaneye koşar. Kayıt, kan örneği, efor, MR, muayene aşamasına geçilir.

Film çekimi öğleden sonraya kalmıştır. Ertekin, küçük bir odada beklemektedir. Komutan ailesinin yiyecek getirmesine izin verir. İki yıl aradan sonra ilk kez pide arası döner ve künefe yer.

Öğleden sonra mesai başlar, ailesi ile vedalaşıp film çekimine girer, film çekim işi biter.

Teknisyen “şuraya otur, gerekirse yeniden çekim yapılacak, hocayı bekliyoruz” der ve dışarı çıkar. Hayrettin Ertekin, orada bekler, saat dördü geçmiştir; ne gelen vardır, ne giden.

Nihayet içeriye biri girer. “Sen de kimsin” diye sorar.

Ertekin, film çektirdiğini ve doktoru beklediğini anlatır.

Beyaz gömlekli adam kızarak, “yav sen deli misin, doktorun burada ne işi var, radyasyon alırsın, üst kata çık, zaten kimse kalmadı, herkes gitti” der.

Ertekin, “ Hocam ben mahkûmum, jandarma gelir şimdi. Tamam, ne kızıyorsun, çıkarım” der ve çıkar. Bakar ki, gerçekten kimse kalmamış. Ortada jandarma da, gardiyan da yoktur. Gözlerine inanamaz. Hızla üst kata doğru koşarak çıkıp, yandaki Haseki Hastanesine geçer, bahçede olduğunu düşündüğü cezaevi nakil aracına bakınır. O da yok, gitmişler.

“Cebimde tek kuruş yok, telefon yok ve İstanbul sokaklarında özgürüm, tek başınayım. Rüya mı ne?” diye düşünürken, aklına tuzak ihtimali gelir!

“O iyi kalpli komutan böyle bir şey yapmaz” düşüncesiyle bu kötü ihtimali zihninden kovar.

Hemen bir taksi çevirip, cezaevine ulaşmadan ring aracını yakalamaya karar verir.

Taksiye biner, kestirmeden sahil yoluna, Samatya’dan SSK Hastanesinin önüne inerler.

Taksi şoförüne durumu açık etmemek için, “sür kardeşim, devam et. Ben sana ineceğim yere gelince söylerim” der. Bakırköy’e geldiklerinde şoför, taksiyi saat beşte gececiye devretmesi gerektiğini belirtip, başka bir araca binmesini önerir.

Başından aşağıya kaynar sular dökülür, panikler. İnecek de cebinde hiç para yoktur. Şoförle muhabbete koyulur, “bak aslan kardeşim, ben kuyumcuyum. Sen şu gece şoförü işini hallet; Silivri’ye gidip gelelim. Bir saati bulmaz. Mesai bitmeden birini görmem lazım ve bu saatte başka taksi bulamam” der ve şoför ikna eder.

Tam Ataköy Marinaya yaklaştıklarında, “onca teknenin arasında sülün gibi bir sağa, bir sola sallanıp, adeta kendisini bekleyen” teknesini görür. Aralarında sadece yüz metre kalmıştır. Binip gitse iki saat sonra Ege’de olacaktır. Tekne de tekne yani, iki adet 450×450 motoru olan bir yat; İstanbul’un en süratli teknesi.

“Yok” der. “Ben suçlu değilim ve kaçmamalıyım. Nasıl olsa bugün yarın tahliye edilirim. Şeytana uyup, bu durumdan faydalanıp kaçarsam, toplum beni yargılar, suçlu ilan eder” diye düşünür.

Hayrettin Ertekin, o anki duygularını da şöyle ifade eder.

“Evet, ben cezaevine geri dönmeliydim. Suçum yoktu ve tahliye edilip beraat etmeliydim. Çünkü ben bir iş adamıyım, kaçak yaşayamazdım. Ülkemden bir gün ayrı kalamazdım; özlerdim, ağlayıp, geri gelirdim. Bu nedenle cezaevine geri dönmeliydim. İşte “her gün kaçma şüphesiyle itham edilen Hayrettin Ertekin kaçmadı, geldi” demeliydiler.

“Fakat maçın hakemi adil değil; hala ofsayt düdüğü çalıyor, penaltımızı da vermiyor. Yan hakemler bayrak kaldırıyor. Bir ara orta hakem tahliyemi istedi, 80 celse sonra kuralı değiştirip, hakemi oyundan aldılar. Gel de sen şimdi bu maçın sonuçlarına katlan. Her yerden gol yiyoruz.”

Ring aracına yetişmeye çalışırken, kendini Silivri Kampüsü önünde bulur.

Taksiden inip, nizamiye kapısındaki görevliye hastaneye giden büyük aracın gelip gelmediğini sorar, henüz giriş yapmadığını öğrenir.

Nöbetçi uzman kendisini tanır, “Hayırlı olsun Hayrettin Bey, ne zaman tahliye edildin?” der.

“Ne tahliyesi be komutan! Ben hastaneden geliyorum.” Cevabını verince, şaka yaptığını zanneder, ama gözleri fal taşı gibi açılır.

Ciddi olduğunu anlayınca da hastane sevk bölüm komutanını arar, tabii kıyamet kopar.

10 dakika sonra yüzbaşı gelir, mahkûmları götüren ekibe küfürlerin haddi hesabı olmaz.

Kendisi taksi parasını ödeme derdindedir; askerlere, “ben de para yok, siz ödeyin, Pazartesi duruşma var, eşim gelince alır veririm.” Askerler aralarında para toplayıp, ödemeyi yapar.

Cezaevi ring aracı 20 dakika sonra gelir. Hemen binip, komutana kendisini neden orada bıraktıklarını sorar.

Uzman çavuş, “herkes tamam” deyince, hareket etmişler.

Araç komutanı, “kaçsaydın benim anam ağlardı, şimdi hapse ben girerdim” der.

O da, “ben öyle biri değilim, Öğlen hastanede senin yaptığın insanlığa karşı kaçan zaten şerefsizdir” diyerek, üstlerinin epey hışmına uğrayan komutanı teselli etmeye çalışır.

***                                      ***

Hayrettin Ertekin, 4,5 yıl boyunca masum olduğunu, kaçmayacağını, tutukluluğunun kaldırılmasını tekrarlar… 27 Temmuz 2012’de serbest bırakılır.

 

KAYNAK: Müyesser Yıldız / Vatan yahut Silivri

Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Gönül Pınar Atacı dedi ki:

    Yurdun ve ulusun en seçkin ve saygın subaylarına ve aydınlarına karşı planlanmış ve uygulanmış Ergenekon, Balyoz ve benzeri hayin kumpaslar esnasında yaşanmış traji-komik olayların en çarpıcı olanlarından biri. Hepsinin o kutsal ulusal ve toplumsal hesabının sorulacağı ve sorgulanacağı günler mutlaka gelecektir hatta artık pek yakındır.

BİR YORUM YAZ