Alexa
Medya Siyaset

Hüznün ve Neşe’nin Yaşandığı Yer…Savaşan Köy

Hüznün ve Neşe’nin Yaşandığı Yer…Savaşan Köy

2000’li yıllardı.

“Barajlar Kral’ı” Demirel’in temelini attığı, Birecik Barajı su tutmaya başlamıştı.

Televizyonlar, radyolar suyun altında kalacak köyü anlatıyor, insanlarıyla söyleşiyor, gazeteler resimlerini basıyordu. Halk ikiye bölünmüştü:

Bir tarafta “baraj yapılsın” diyen çoğunluk, diğer tarafta “baraj başka yere yapılsın, köy taşınmasın” diyen azınlık.

Baraj yapıldı, köy taşındı.

19 yıl sonra merak ettiğim, görmeye can attığım Halfeti yolundayım.

Heyecanlıyım; resimlerinden tanıdığım yere gidiyorum.

Belgeselini izlediğim, haberlerini dinlediğim, merak ettiğim köyü varacağım.

Sular altında kalmış köyü, camiyi, suyun üstünde yükselen minaresini göreceğim.

***                                     ***

Otobüsümüz bakımlı, güzel, geniş yollardan geçiyor, alıcı gözüyle etrafı gözlüyorum.

Radyo’da, “Urfalı’yam ezelden, gönlüm geçmez güzelden” türküsü çalıyor.

Birlikte tempo tutuyor, türküye eşlik ediyoruz.

Neş’eli ve şeniz.

Ucsuz, bucaksız geniş ovaları geçiyoruz.

Fıstık ağaçlarını, zeytin ağacına benzetiyorum.

Hayvan otlatan küçük çocukların el salladığını görüyorum; ben de el sallıyorum.

Tur sorumlumuz otobüsü durduruyor; koli ile su ve kek veriyor, çocuklar seviniyor, ben de çocuklar kadar seviniyorum. Yola devam ediyoruz.

Rehberimiz “Savaşan göründü” diyor.

Dağları orman, barajı az daha büyük olsa, sanki Akyaka’daki “Akbük!”

Demir atmış motorlara, kıyıya sıfır lokantalara uzaktan bakıyorum.

Ege’nin, küçük bir sahil kasabasını görür gibiyim.

Çöl’de su bulmuş “bedevi” gibi seviniyorum.

Rehberimiz anlatıyor:

“Halil, Fatma’ya sevdalanır; Fatma da, Halil’e vurgundur. Eskiler, “iki gönül bir olunca, samanlık seyran olur” derler! Ama burada olmamış!

Çünkü aileler evliliğe onay vermemiş.

İki genç, ele ele tutuşmuş ve kendilerini Fırat’ın azgın sularına bırakmışlar.

O günden sonra ilçenin adı “Halfeti “olmuş, yani Halil’in “Hal”i, Fatma’nın “Fet”i alınmış.”

Halfeti’ye bağlı Savaşan köyün merkezine ulaşıyoruz.

Otobüsten inip, tur teknemize biniyoruz.

Motor çalıştı, hareket başladı.

Herkesin cep telefonu elinde, ben de fotoğraf makinesi var.

Hoparlörden yanık bir ses bize eşlik ediyor.

“Şu Fırat’ın suyu akar serindir, ölem ölem, derdo akar serindir oy oy;

Yarimi götüren anam kanlı zalimdir, ölem ölem kanlı zalimdir, nasıl gülem oy oy!”

Rehberimizin anlattığı Halil ile Fatma’nın acıklı hikayesi aklıma takılıyor.

“Adın da, kendin gibi bahtsızmış be Halfet’i “diyorum.

Fırat’ın altında kalan köyü düşlüyorum.

Üzerinden geçtiğimiz evlerde yaşanmışlıkları düşünüyorum.

Davul-zurna eşliğinde oynamışlardır…

Çoluk-çocuğa karışmışlardır…

Ev-bark sahibi olmak için çalışmışlardır…

Ölümlerde ağıtlar yakmışlardır…

Evleriyle vedalaşırken ağlamışlardır…

Yanıp, tutuşmuşlardır…

Doğup-büyüdüğün, gülüp-oynadığın, yiyip-içtiğin, ekip-biçtiğin, yatıp-kalktığın yeri unutmak kolay mı?

Toprak damlı evlerin “yalvarışlarını” duyuyorum.

Yaşanmış sevdalara, gizli buluşmalara tanık olmuş ağaçların “imdat” çığırışları kulağımda çınlıyor.

Dokunsalar ağlayacağım. İçimden derin bir “offf” çekiyorum.

Kaptanımız; Birecek barajının, Fırat nehri üzerine kurulduğunu; Fırat’ın, Erzincan, Tunceli, Malatya, Diyarbakır, Adıyaman, Gaziantep ve Şanlıurfa illerinden geçtikten sonra, Suriye’ye ulaştığını ve Irak’ta Basra körfezine döküldüğünü bilgisini veriyor.

Baraj temeli 1993 yılında Başbakan Süleyman Demirel tarafından atılmış, 1999’da tamamlanmış,

2000 yılında su tutmaya başlamış, 2001 yılında da elektrik üretmiş.

Barajın sağında ve solunda dağlardaki, mağara evlerin varlığı dikkatimi çekiyor.

Kaptanımız, sözü sarp kayalar üzerinde inşa edilmiş Rumkale’ye getiriyor:

“İncil’in, İsa’ya inanan havarileri tarafından yazıldığını, bu nedenle içeriği farklı birden çok İncil bulunduğunu; Bu İncil’lerden birinin, Yuhanna tarafından Rumkale’de kaleme alındığını, Yuhanna’nın mezarının Rumkale’de olduğunu” anlatıyor.

Rumkale’de yaşanmış  “Nergis”in öyküsüne geçiyor:

“Rumkale saldırıya uğramış. Rumkale’nin Bey’i ‘Nergis’ adındaki oğlunu saklanması için kalenin dibindeki su kuyusuna indirmiş. Kuyudaki suyu içerek, babasını getirdiği erzaki yiyerek günlerini geçiren Nergiz, bir gün kuyu suyundan içmek üzere eğilmiş, su üzerinde kendini görmüş ve ona aşık olmuş; ( O zamanlarda ayna diye bir aygıt keşfetilmediğinden kimse kendini bilmezmiş) elini uzatıp tutmak istemiş, ancak kuyuya düşmüş, oradan da Fırat’ın azgın sularına kapılarak boğulmuş. Gencin boğulduğu yerde mis kokan bir çiçek açmış, o çiçeğe ‘Nergis’ adı verilmiş. Dünya’nın her yerinde Nergiz açarmış, ancak, Halfeti’de açan Nergis gibi kokmazmış.”

Kulağım kaptanda, gözüm barajın iki yanında, parmağım deklanşörün üzerinde; yıkılmış kaleyi, kiliseyi, taş evleri çekiyorum. Baraj üzerinde süzülerek giden motorları seyrediyorum.

***                                     ***

Teknemiz gideceği yere kadar gitmiş, biz de göreceğimizi görmüştük.

Dönüş yolundayız.

Hoparlör’deki ‘hüzünlü’ türkü bitmiş, ‘şen’ türküler başlamıştı.

Turdakiler, türkülerin oynak havasına dalmıştı; kimileri türkiye eşlik ediyor, kimileri elinde mendil oynuyor, kimileri de el ele tutmuş halay çekiyordu…

Kafile oynayıp gülerken, kaptan’ın yanına indim.

Köyün  önceki halini sordum.

“Ne söylesem, ne anlatsam yalan olur. Eskiden gelen-giden olmazdı. Fırat’ın üzerinde bu motorlarla gezilmezdi. Şimdi, sizler geliyorsunuz, ecnebiler geliyor. Yeme içme yerlerimiz oldu. Turizm gelişti, otelimiz bile var. Savaşan köy, dünyanın bildiği yer oldu. Arazilerimiz suya kavuştu, ancak köyümüzün evleri, camisi, hamamı, mezarlığı Fırat’ın dibinde kaldı. Ben dipte kalan evin birinde büyüdüm. Çocuklarımı suların altında kalan evimde, büyüttüm, davarımı suların altında kalan ovada otlattım, camimizde namaz kıldım. Yüreğimizin yarısı, Fırat’ın dibinde kaldı be abi. Halfeti’de, hüznü de yaşarsın, neş’eyi de… “

Kapta’nın gözlerinin dolduğuna, sesinin titrediğine, boğazının düğümlendiğine tanık oldum, konuyu değiştirdim.

Halfeti’de ne alalım?

“Karagül kolonyası.”

Gerçekten kara mı?

“Gerçekten karadır. Halfeti’den başka bir yerde yetişmez. Al götür, sizin oralara ek, siyah çıkmaz. Dünya’da yalnız Halfeti’de yetişir. Güzel kokar. Karagül’e, “Mezopotamya Sünbülü’, ‘Güllerin Efendisi’, ‘Arap Gelini, ‘Arap Güzeli’ de denir.”

Bu yaşıma geldim, “Siyah Gül”ü adını ne duymuş, ne de görmüştüm.

Motordan indik, rehberimiz yarım saat mola verdi.

Taş evleri merak etmiştim. O yöne yöneldim.

Arnavut kaldırımlı dar yollarda yürüdüm, taş işlemeli yıkılmış, bakımsız boş evleri gördüm.

Baraja doğru baktım, batık köyü; Sevinçlerini, kederlerini, anılarını sular altına gömen insanları düşündüm…

Savaşan köyün turizm merkezi olacağına inandım.

Bunu için; Otopark sorunu çözülmeli…

Taş evler  onarılmalı, konaklamaya elverişli hale getirilmeli…

Yapılaşmaya asla izin verilmemeli…

Barajın çevresi düzenlenmeli, otantik yapısı korunmalı…

Kara gül ekimi desteklenmeli ve koruma altına alınmalı…

Nergiz ve efsanesi unutturulmamalı…

Ticari faaliyetler denetlenmeli, fiyatlar makul düzeyde tutulmalı…

Hanutçuluğa prim verilmemeli…

Hoşça kal batık köy…

Hoşça kal batık köyün insanları…

Hoşça kal hüznün ve neşenin yaşandığı baraj…

Hoşça kal karagül…

Hoşça kal Nergiz…

Sevenin çok, gelenin bol olsun…

Medya Siyaset
Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ