Alexa
Medya Siyaset

İnanç Kamusal Değildir

İnanç Kamusal Değildir

Yaşadığımız ülkede acaba bu hafta da neler yazsam gibi bir sıkıntı yaşamanız hiç olası değil.

Bırakın haftalık, anlık gündem değişikliği içerisinde başımız dönerken, batıda yaşayanların nasıl sıkıcı rutin bir hayat sürdüklerini yakından biliyorum.

Aktif çalışma hayatımın son yıllarında Hollanda Devleti’nin iki farklı bakanlığının Türkiye ofislerinde çalıştım. Öğle yemeklerimiz Birleşmiş Milletler gibi, farklı ırk ve kökenden gelmiş oldukça renkli bir ortamda geçerdi. Adabı muaşeret gereği elimizle yemek yenmeyeceğini çok erken öğrenen bizler için, çorbasına kocaman ekmek parçasını daldıran batılıları görmek beni irite etmenin ötesinde, iştahla ekmeğini çorbasına bandıran topluluğun samimi ortamına taşırdı. Batılılar için siyaseti, siyasetçiler yapar ki bu görevi verdiği oyla teslim ettiği ‘seçilmiş’ bunun için vardı. Ya bizler için durum aynı mı? Elbette hayır! Siyaset, günlük yaşamımızın her anında bizimle ve seçtiklerimizin çoğu yan gelip yattığı ve vekillik artık meslek olduğu için, biz hem seçiyoruz hem de onların yerine kelle koltukta en keskin muhalefeti yapıyoruz.

Gelişmiş devletlerdeki sosyal adalet anlayışının ve insanı yaşat ki devlet yaşasın şiarının verdiği özgüveni, sahiplenilmişliği batılıda gördükçe hep bizi düşünürdüm. Farklıydık, farklıydılar. Biz ne şarklı ne de garplıydık, onlar garplı biz ise batılılaşmanın ayıp günah ikilemi arasında sıkışıp kalmıştık. Ağız dolusu kahkaha atmanın oldukça normal karşılandığı, akşam mesai bittiğinde direktörün odasında birer kadeh şarapla güne veda edildiği bir ortama alışmak, Ankara terbiyesiyle uzun programlı yıkanmış benim için çok kolay olmadı. Ama sonrası itiraf etmeliyim çok keyifliydi.

Asıl konuya girmeden yaptığım girizgahtan sonra batıda, ortaçağın karanlık ve dogmalarla dolu dini egemen kılan baskısı ve sınırsız yetkilerle donatılmış papalık makamı, semirmiş din adamları ve saadetin sürdürülmesi adına geliştirilen skolastik düşünce sistemini yarattı, yani kilisenin koyduğu esaslar sorgulanamaz ve değişmez kabul ediliyordu. Bilimde düşünmeye sevk eden deneyler bile yasaklanmıştı; çünkü bilim olanı, kilise ise dogmayı ve günün koşullarına göre lehe olması gerekeni adres gösteriyordu.

Sevgili okurlar, bilim ve sosyal bilimler arasında var olan en temel fark şudur; sosyal bilim insan davranışları ve toplumlarla ilgiliyken, bilim doğayı da inceler. Bilim, kesinlik, akılcılık, kontrol edilen değişkenler ve öngörülebilirlik ile karakterize edilirken, sosyal bilim tam tersi spontan, öngörülemeyen veya kontrol edilemeyen türdendir ve insan duyguları, davranışlarıyla yakından ilgilidir. Bu yakından ilgi insanı düşünmeye kendiliğinden iterken aslında dogmanın ve hurafenin kapalı sistem içinde çalışmasını da engeller.

Bilim ve inanç ise, farklı cephelerde çarpışan azılı iki hasımken, özellikle az gelişmiş toplumlarda bilim, dogmanın üstünlüğünde doğaldır ki adından bile söz ettiremez. Peki Batı, bu iki hısımla yolunu bilim lehine nasıl çevirmiştir? Hepimiz biliyoruz ki, gelişmişlik düzeyiyle hurafeye duyulan ilgi uzak ilişkidedir ve bu başka bir yazı konusu olarak şimdilik burada kalsın ama sizlere hayatının uzunca bir bölümünü, tam 22,5 yılını hapishanede geçirmiş doktor lakaplı Hikmek Kıvılcımlı’dan bahsetmek isterim.

Kıvılcımlı’nın ölümünün üstünden tam 49 yıl geçti. “Ben insanın hayvan yerine konmasına karşı çıktığım için sosyalist oldum” diyen Kıvılcımlı, “Vatan aşkını söylemekten korkar hale gelmektense, ölmek daha iyidir” de demiştir. Kıvılcımlı’ya göre Hz Muhammed, sınıf bilincinin ve sınıflararası geçişkenliğin, köleliğin ve eşit haklarla doğan insanın, arap toplumu içerisinde de eşit yaşama haklarına sahip olması gerektiğini düşünen ilk ve en büyük devrimcidir. Ancak Hz. Muhammed, bir insanlık suçu olan köleliğin o anda tümden yasak kılınıp ortadan kaldırılamayacağının da farkındadır. Ona gücünün yetmeyeceğini gerçekçi bir toplum önderi olarak iyi bilmektedir. Bu sebeple de “yeni köle edinmeyelim, eskilerini de, var olanlarını da azad edelim, sevap kazanırsınız” der. Nitekim Kuran, sık sık işlenen bazı günahların kefareti olarak köle azad edilmesini önerir. Ne yazık ki Hz. Muhammed’in Kuran ayetlerinde açık bir şekilde dile getirilen kölelik karşıtı düşünce ve teklifleri, hemen sonrasında ve günümüzde İslam Dünyası tarafından yok sayılmıştır. Peki, birinizi birinizden üstün kılmadım diyen Tanrı, nasıl olur da bırakın sınıfsal farkları, kadını erkeğin kaburgasından yaratarak, erkeğe efendi kadına ise erkeğin bir adım gerisinde onun eksiğini gören haksız bedevi rolünü vermiş ve bir kısım insanı da köle olarak yaratmıştır?

Sosyalist düşünce sahiplerinin Allah tanımaz birer ateist oldukları açık beyan iddia edilirken ve sağcıların üstünden yıllardır ekmek yedikleri bu sav, Kıvılcımlı gibi sosyalist ve hatta Marx hayranı bir düşünürle nasıl örtüşmüş ve hatta Said-i Nursi ile tanışamamış olmasından üzüntü duyan Nurcuların takdirine şayan olmuştur? Açıklayayım; Dertleri Said-i Nursi’nin, Kuran ve peygamberleriyle hiç ilgisi olmayan gerçek dışı deli saçması risaleler ile yeni bir din oluşturmasına, Kıvılcımlı’nın, Atatürk, İsmet İnönü ve laiklik karşıtı din anlayışı övgüsüne zemin oluşturmasıdır. Ortak noktaları Atatürk, laiklik ve cumhuriyet düşmanlıklarıdır.

Vatan Partisinin ilk kurucusu Kıvılcımlı, insanın tarihsel ve bilimsel gelişimini, dinin tarihsel gelişimi ile açıklamaya çalışsa da başta beni ikna edememiştir. “Tarih Devrim Sosyalizm” eserinde kısmen girdiği sosyalizm ve din konusu üstünkörü geçiştirilmiş ve tatmin etmeyen bir konumdadır. Her önüne gelenin farklı yorumladığı ilahi bir kitap olamayacağına göre, Kıvılcımlı’nın “Arap Toplumu da Hz. Muhammed’le uzun yıllar yaşadığı İlkel sosyalist toplum düzeninden, sınıflı toplum düzenine geçmiştir.” cümlesine katılmak, 20. Yüzyıl gerçekliğinden sapmaktır.

Allah ile aldatmanın her çağda çok kolay olduğu bilinmekle birlikte, bütüncül amacı belli ki Allahla aldatmak olmayan Kıvılcımlı eşitliği, jeopolitiği, politikayı, sosyal yapı ve dengeleri İslamiyet vurgusuyla yapıp belki de hayal ettiği işçi sınıfının iktidarını proleterya partisiyle kurmak ve mütedeyyin kişileri de yanına almaktı.

Yaşasaydı, Amerikan aşığı yeşil kuşak siyasal islamcılar içinde olur muydu bilmiyorum ama eminim “Kürt proleteryası, Türk proleteryasının kardeş yardımı ile ve keskin bolşevik sınıf mücadelesi yöntemleriyle harekete geçecek; Kürdistan’da başlayan demokratik burjuva devrimine proleter damgasını vuracak” cümlesiyle, Kürt Proleteryası (?) olarak yücelttiği Marksist Leninist yapının, Amerikan oyuncağı soysuz ve kalleş Türk düşmanı, çocuk ve bebek katili aşağılık bir yapıya dönüşmesine ne derdi çok merak ediyorum. Dini siyasete alet etmekten geçmişte hakim karşısına çıkan Kıvılcımlı’nın bu trajik, tezatlıklar ve oldukça ironik hayatı, günümüz Türkiyesi’nin şimdilerde hangi yörüngeye oturtulduğunun önemli bir göstergesidir.

Sevgili okurlar, ömür vardır heba edilir vatan uğruna, ömür vardır boşa geçer bir hiç uğruna. Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar son 18 yılda daha çok demokrasi, daha çok özgürlük yalanı altında yıpratıldıysa da; laik, halkçı, devletçi, milliyetçi, devrimci, demokrat, hukukun üstünlüğüne dayalı, anti emperyalist, anti kapitalist, çoğulcu, gerçek özgürlükçü yapısına tekrar kavuşacaktır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün üstün dehasıyla emperyalist planların bozguna uğratılması sonucu kurulan ve destanlaşan gerçek bir halk hareketidir.

Seda Özçelik

Seda Özçelik

Ankara’da doğdum ve yetiştim. Université Libre de Bruxelles, Modern Languages and Letters’de İngiliz Dili ve Anadolu Üniversitesinde Sosyal Bilimler Okudum. Özel Sektörde ve Hollanda Devletinin Türkiye Ofislerinde çeşitli görevlerde bulundum ve elektronik ortamda kurucusu olduğum bir danışmanlık ve çeviri ofisim var. Yazmak en büyük tutkum. Tarih, Felsefe ve Dinler Tarihi özel ilgi alanım.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ