Alexa
Medya Siyaset

Kadın-Erkek Eşitliğinin Emekçileri: Hemşireler

Kadın-Erkek Eşitliğinin Emekçileri:  Hemşireler

Şimdilerde hemşirelik mesleği, cinsiyet ayrımcılığı yargılarının zincirlerini kırmış, ırk, dil, din farkı gözetmeksizin hastalarına bakım veren, yaptığı işin kıymetinin farkında olarak eğitime önem verip kendini geliştiren, hak arama konusunda daha bilinçli bir profile sahip gibi gözükse de üniversite seviyesine yükseltilen eğitimi, 2007’delise eğitimine düşürülerekyeniden çelişkili dönemler yaşamıştır. Bir yandan eğitimde yol aldığı yılların birikiminin mükâfatı olarak statüsünün yükseldiği diğer yandan eğitim seviyesinin düşürülerek statüsünün düşürüldüğü iki farklı gerçek bir aradadır.

Bu yazıda cinsiyet ayrımcılığı yapan bir toplumda, cinsiyet farkı gözetmeksizin hizmet eden hemşirelerin geçtiği meşakkatli ve uzun yola dikkat çekilmek istenmiştir. Yoksa amaç geçmişi yargılamak değil geleceğe ışık tutmaktır.

Hemşireliğe ve kadına değer verilmesinde ülkeyi yönetenlerin kadın ve hemşirelik hakkındaki görüş ve düşünceleri etkili olmuştur. Gelenekler ve din algısı nedeniyle evine kapatılan kadına toplumda hak ettiği değerin verilmesi konusunda Atatürk’ün, Cumhuriyet’in ve laikliğin büyük bir rolü vardır. Türk kadını, Cumhuriyet rejimiyle ve inkılaplar sayesinde kendini gerçekleştirme fırsatı bulmuştur. Cumhuriyet’in toplum hayatına yönelik olarak gerçekleştirdiği kurumsal ve hukuksal düzenlemeleri, laik eğitim ve yaşam tarzı, kadının yaşamını doğal olarak etkilemiş siyasal ve toplumsal yaşamdan dışlanan kadının hayatında büyük oranda gelişme yaşanmıştır. Ancak toplumda gelenekçi yaklaşımın etkisi devam ettiğinden kadın ve hemşire; laik ve tutucu, modern ve muhafazakâr gibi ikili karşıtlıkları bünyesinde barındıran bir toplumda var olmaya çalışmıştır.

Çok yakın döneme kadar sadece kadınların görev aldığı bir meslek olan hemşireliğin tarihi, bir bakıma kadının tarihidir. Türkiye’de hemşirelik, kadının toplumda yer edinmesinde ve özgürleşip güçlenmesinde önemli bir rol oynamıştır.Kadın-erkek eşitlik hikâyesinin tarihsel sürecinde, kadını evden çıkmaması gereken bir varlık olarak değerlendirip erkekle yan yana görmeye tahammül edemeyenlerin olduğu bir toplumda, cinsiyet farkı gözetmeksizin görev yapan, erkek bir hastanın en mahrem yerini görmek, hatta gerektiğinde ona şefkatini göstermek zorunda olan hemşireler, kanunların dışında kadın-erkek eşitliğinin yeniden inşasında önemli ve ağır bir yükü omuzlamışlardır. Aslında onlar da omuzlarına yüklenen bu yaman çelişkinin farkında değildir.

Dünyada hemşirelik hizmetlerinin Kırım Savaşı sırasında FlorenceNightingale’in öncülüğündeki hasta bakım hizmetleriyle başladığı kabul edilir. Diğer yandan hemşireliğin gelişimi, toplumda kadının gelişimiyle ve kadına verilen değerle paralellik göstermiş, kadının kendini gerçekleştirmesi sonucunda topluma kendini kabul ettirmesiyle de devam etmiştir. FlorenceNightingale beraberindeki kadınlarla İngiliz ordusunun içine girdiği zaman başlangıçta İngiliz komutan tarafından tepkiyle karşılanmış, ancak daha sonra yaptığı hizmetler görülerek ön yargılar bir kenara bırakılmış ve kendisine hak ettiği değer verilmiştir.

Türkiye’de de hemşirelik, ordu sağlık hizmetleri içinde ve savaş şartlarında doğmuştur. Önceden askerlere yaptırılan hasta bakım işleri, gönüllü hemşirelik kurslarında yetişen hemşireler ve Hilal-i Ahmer Cemiyetince desteklenmiştir. Savaş dönemlerinde askerî ve mülkî amirlerin eşleri, hali vakti yerinde olan kadınlar tarafından desteklenen hasta bakım işleri,yurt savunmasının kutsallığı ile eş görülmüş ancak barış şartlarında bu cazibesini kaybetmiştir. Kadınların savaş dönemlerinde hasta ve yaralılara yardım etmeleri reddedilmezken barış dönemlerinde bu durum hoş karşılanmamıştır.

Ebelik eğitimi,1843’te başlamasına rağmen hemşirelik eğitiminin başlaması uzun yıllar almıştır. Elbette bu noktada ayırıcı özellik hemşirenin sadece kadına değil erkeğe de hizmet etmesidir. Esasen yirminci yüzyılın başlarında İstanbul’da eşiyle bile aynı arabaya binmenin zor olduğu bilinen Müslüman kadınların, erkek bir hastaya bakması ne kadar kabul edilebilirdi ki? Dahası kadının evinde oturup çocuk bakması gerektiğine inanılan bir atmosferde hemşirelik gelişebilir miydi?

Türkiye’de hemşirelik eğitiminin başlamasında en büyük rolü olan Besim Ömer Paşa gibi kadına ve hemşireye değer verenler olduğu gibi özellikle kadını sağlık alanında görmek istemeyenler de olmuştur. Örneğin Birinci Dünya Savaşı yıllarında, hasta ve yaralıların bakımında çalışan kadınlardan gönüllü hastabakıcılık kurslarında eğitim alanların daha faydalı oldukları görüldüğünden 1915 yılında Kızılay Hanımlar Merkezi, bu kursları teşvik etmek ve yaymak amacıyla beyanname yayınlamak istemiş ancak Kızılay Merkez Heyeti bu isteği geri çevirmiştir. Bu heyet içinde yer alıp yetki sahibi olan Akil Muhtar Özden, doktor olan eşini çalıştırmamış ve Tıp Fakültesi dekanlığı sırasında “dekan olduğum sürece kızlar buraya giremez” sözünü sarf ederek kadının sağlık alanında çalışmasını şiddetle engellemiştir.[1]

Toplumun etkili bir kısmına hâkim olan bu zihniyet,uzun yıllar hemşireliğin gerçek değerinin anlaşılıp gelişimini engelleyen nedenlerden biri olmuş, hastanelerde çalışan eğitimsiz hastabakıcıların yeterince fayda sağlamadıkları düşüncesi de hemşireye olan ihtiyacı hissettirmemiştir. İlk Türk hemşirelik okulu olan Kızılay Hemşire Okulu 1925’te açıldığında öğrenci bulmakta güçlük çekilmiş, sonunda Darüleytamdan yetim kızlar alınmıştır. 1939’da açılan Ordu Hemşirelik Okulu ile 1943’te açılan Verem Savaş Cemiyeti Hemşirelik Okulunda da öğrenci bulma konusunda sıkıntı yaşanmıştır. Ordu Hemşirelik Okulunun kontenjanı 50 iken uzun yıllar bu sayıya ulaşılamamış, açıldığı yıl olan 1939’dan 1960’a kadar 216 mezun vermiştir.[2]Aynı durum Verem Savaş Hemşirelik Okulu için de geçerlidir. Açıldığı yıl 13 öğrenciyle eğitime başlamış bunlardan ancak 10’u mezun olmuştur.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında, toplumu temsil eden Meclis’te kadının yerinin evi olduğu, en önemli görevinin çocuk doğurup ona bakmak olduğu ve bunun için eğitim alması gerektiği,kız çocuklarının kadın öğretmen olmazsa okutulmadığı ve bu yüzden kadın öğretmenin önemi vurgulanmıştır. Dahası Haydarpaşa Erkek Lisesi ile Erenköy Kız Lisesi öğrencilerinin aynı trenle okula gidip gelmelerinden rahatsızlık duyularak her iki okulun ders başlama saatleri değiştirilmiştir. Aynı Meclis’te hasta bakım hizmetlerinin hastanelerde iyi olmadığından ve hemşire açığından söz edilerek hemşirelik okullarına öğrenci bulunamadığından yakınılmış,hemşireye gerçek değerinin verilmesi gerektiği dile getirilmiştir. Toplum yine çelişki içindendir. Bir yandan kadın ve erkeği yan yana görmeye tahammül edemezkendiğer yandan değil erkekle aynı ortamda bulunmak, aynı zamanda beden sınırlarının dâhilinde olacak şekilde enjeksiyon, lavman, sonda takmak veya pansuman yapmak için erkek hastaya temas edip yardım edecek olan hemşire okullarına öğrenci bulamamaktan yakınmaktadır. O dönemde hemşirelik hizmetçilikle eş görülmüş, çoğu kimse kızını hemşire yapmak istememiştir. Açıkçası hemşire, yardım edilmeyi bekleyen ellerle, tersiyle iten ellerin arasında kalmıştır.[3]

Toplumda var olan bu ikilik ne yazık ki uzun yıllar devam etmiş,Türk Silahlı Kuvvetlerinde bile 1980’lerde varlığını korumuş, bir yandan öğrenci hemşirenin,aynı hastanede beraber staj yaptığı diğer erkek öğrencilerle yan yana gelmesi, hafta sonu abisiyle aleni görüşmesi suç sayılırken diğer yandan bu hemşirelerin askerlere hizmet etmesi beklenmiştir. Çünkü ordu da aynı toplumun evlatlarıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri ancak yakın bir geçmişte askerî hemşire öğrencisine normal bir bakış açısı kazansa da şimdilerde hemşiresini kaybetmiştir.

Hemşireliğin gelişimi, toplumun gelişimiyle paralellik göstermiş; kadına verilen değerin aynası olmuştur. Günümüzde kadın-erkek ayrımı yapılmadan eğitim, iş ve sosyal çevrede, hayatı birlikte yaşama konusunda çok yol alınmıştır. Elbette hemşireler de eğitim seviyesinin yükselmesi ile kendilerini gerçekleştirmiş ve buna paralel olarak toplumda değer bulmuşlardır. Ne var ki eğitim seviyesinin lise düzeyine düşürülmesi hemşirelik gelişimi açısından büyük bir darbe olmuş ve bu yanlıştan dönülmekle birlikte izlerinin silinmesi yıllar alacaktır. (2011 yılı itibariyle açılan sağlık meslek lise sayısı, 113’tür.)[4]Diğer yandan toplumun her alanında kadını, erkekten izole etmeye yönelik uygulamaların giderek artması da gözden kaçırılmaması gereken bir durumdur. Bir yandan toplumda kadına cinsiyet ayrımcılığı yapılmaması gerektiği savunulurken aynı anda okullarda kız ve erkek öğrencilerinin sınıflarının ayrılması da bir çelişkidir. Son olarak bu çelişkilerin ortadan kaldırılması da ancak bu problemlerin dini veya dünyevi hiçbir baskı altında kalmadan özgür düşünceyle, enine boyuna etraflıca ve cesaretle tartışılmasıyla mümkün olacaktır.

“12 Mayıs Dünya Hemşireler Günü” nedeniyle çeşitli faaliyetlerin yapıldığı bu günlerde omuzlarına yüklendikleri görevi yerine getirerek kendilerini kabul ettiren, biz kadınları ve hemşireleri bugünlere taşıyan, kadın-erkek eşitliğinin emekçileri olan hemşireleri saygı ve minnetle, bu dünyadan göçenleri de rahmetle anıyorum.

Dr. Gülhan SEYHUN

 

[1]SEYHUN, Gülhan. II. Dünya Savaşında Türkiye’de Gönüllü Hemşirelik Kursları. Kadın Araştırmaları Dergisi, 16: 7-30.

[2]Özbay, Kemal. Türk Asker Hekimliği Tarihi ve Asker Hastaneleri. (1981). İstanbul: Yörük Basımevi, C: III,1. Kitap.s. 48.

[3]SEYHUN, Gülhan. İkinci Dünya Savaşı Döneminde (1939-1945) Türkiye’de Hemşirelik Mesleğinin Gelişiminin Meclis Bütçe Görüşmeleri Sırasında Milletvekillerinin Görüşleri Üzerinden Değerlendirilmesi. Türkiye Klinikleri Journal of MedicalEthics-LawandHistory, 2018, 26.1: 35-44.

[4] Özkan, Arslan Hediye. Hemşirelikte son 10 yılda neler değişti? https://www.medimagazin.com.tr/saglik-calisanlari/genel/tr-hemsirelikte-son-10-yilda-neler-degisti-6-48-47897.html (Erişim tarihi:9 mayıs 2018).

Dr.Gülhan Seyhun

Dr.Gülhan Seyhun

1968, Burdur doğumlu. 1986’da GATA Sağlık Meslek Lisesinden, 1990’da GATA Hemşirelik Yüksek Okulundan, teğmen olarak mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde görev yaptıktan sonra 2014 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanlarında iki yüksek lisans, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde doktora derecesi aldı. “Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri, II. Dünya Savaşı Dönemi” kitabını yazdı. Toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Dr. Gülhan Seyhun, en büyük problemin çocuklara kötü örnek olan yetişkinlerde olduğu inancında. Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevdalısı olarak yaşayan Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı ve dansa tutkun bir akademisyendir. Evli ve iki çocuk sahibidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ