Alexa
Medya Siyaset

Körfez Savaşı ve Cumhurbaşkanı Özal Ve Türk Ordusu

Körfez Savaşı ve Cumhurbaşkanı Özal Ve Türk Ordusu

Körfez Savaş’ına ramak kalmıştı.

Merhum Cumhurbaşkanı Özal ile bir kısım yazar-çizer-düşünür ve siyasetçi; “Bir koyup, üç alamak” gibi olmayacak “dua”ya “amin” demişler ve Türk ordusunu ABD’nin yanında savaşmaya zorlamışlardı.

Sayın Özal yalanladı ama,“Tek başıma olsaydım, Körfez’e asker gönderebilirdim” haberi gazetelerde yer almıştı.

Dönemin Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay, görevinden istifa etmek zorunda kalmıştı.

O günleri yaşayan ve o günlerin tanıklarıyla konuşan Cüneyt Arcayürek, “Çankaya 2” adlı kitabında yakın tarihimize ışık tutuyor.

Özetleyerek aktarıyorum:
90’lı yıllar. Hüsamettin Cindoruk Meclis Başkanı.
Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Cindoruk’a “dert” yanıyor:
“Türkiye fırsatı kaçırdı, ama fırsat hala devam ediyor. Silopi’yle Suriye hududu arasında 40 kilometrelik bir hudut var. Bu hudut bir ova, o ovadan ta Basra Körfezi’ne kadar hiçbir engel tanımadan yürümek mümkün. Türk askeri bu yürüyüşü yapsa, Erbil gibi, Musul gibi petrol kaynakları da var ve bu kaynakların muhafaza altına alsa, Türkiye’yi petrol bölgesinde egemen yapar. Ben bu fikri askerlere de kabul ettiremedim, hükümede de…”
Cindoruk soruyor? “Efendim peki biz buraya girdik, nasıl çıkacağız? Çıkmamız o kadar kolay değil, çok taraflı anlaşmalarla ortaya çıkmış olan Kıbrıs’ta bile kolay değil… Türk askerinin varlığından bütün dünya rahatsız ve üstümüze geliyor.”
Özal: “O, ABD’nin desteği olmadan yapılmış bir harekatti. Bu, ABD’nin desteğiyle yapılacak.”
***
Genel Kurmay Başkanı Necip Torumtay, Özal’ın düşüncesine katılmıyor:
“Musul ve Kerkük’ü almakla iş bitmiyor, her şeyden evvel Irak kuvvetlerinin tümünün imha edilmesi lazımdı. Bunun için de Irak’ın derinliklerine kadar gitmek gerekirdi, tüm Irak’ın dize getirilmesi ve bölgenin işgalini gerektirecekti.
Türkiye PKK konusu ile meşguldü…
Hal böyle iken kuvvetin çoğunu Irak’ın işgaliyle tahsis ettiğin dakdirde bir başka ülkeyi işgal etmiş ve onun topraklarında üç milyon insanı kendisine düşman etmiş olacaktı. Ve bu üç milyona yakın insan, kendi vatanlarını korumak için bize gerilla faaliyetlerine girişecekti.”
Torumtay, istifasının nedenlerini de açıklıyor:
“Merhum Özal’ın bilhassa Körfez Savaşı başladıktan bir süre sonra, kişisel kararlarla icraat yapma girişimleri ve devletin karar alma mekanizmasının usulleri dışında olarak, sorumlu kimselerin görüşlerini almadan karar verme uygulamalarını benimsemesi olmuştur.
Netice itibariyle, ben de, eğer öyle bir karar verilseydi onu uygulamadan sorumlu komutanıydım, Silahlı Kuvvetler’in komutanıydım. Böyle bir hazırlık yapılmadan ve Meclis’in kararı alınmadan böyle bir harekatı, direkt olarak verilecek bir emri gayet tabii yerine getirmeden evvel yazılı emir isterdim.
Bu bakımdan, bu görüş ayrılığı nedeniyle ve makamların atlanması ve gerekli danışım yapılmadan kararın verilmesi veya böyle bir icraata girilmesi temayülü nedeniyle makamımın gerektirdiği tepkiyi göstermek zorunda kaldım.”
Torumtay, kendisine yazılı emrin gönderildiğini ancak yazılı emirde Başbakanlık müşteşarının imzasından başka imzaların olmadığını belirtiyor:
“Bütün bakanların isimleri vardı, cumhurbaşkanının ismi dahil. Sonradan öğrendiğime göre, bir çok kararlar bu şekilde çıkarılıyormuş, önceden bakanlar imzalıyorlarmış veyahut da daha sonra imzalıyorlarmış. Bu tabii bir günlük kararname değildi, memleketin kaderi ile ilgili ve bütün Bakanlar Kurulu’nun toplanarak, görüşerek, görüşüldükten sonra yazılı olarak gelmesi gereken bir işlemdi.”
***
Irak’a gönderilecek ordunun komutanlığını yapacak Orgeneral Kemal Yavuz, o günlerde Sayın Özal’la yaptığı tartışmayı anlatıyor:
“Mültecilerin bir kısmı Silopi ile Habur arasındaki göç misafirhanesine alınmıştı.
Sayın Cumhurbaşkanı teşrif ettiler. Diyarbakır’a geldiler.
Bölge Valisi Sayın Kozakçıoğlu, Asayiş Bölge Komutanı Sayın Hikmet Köksal ile beraber karşıladık kendilerini. Helikopter ile Silopi’ye ve mültecilerin bulunduğu yere geldik.
Sayın Cumhurbaşkanı’na büyük bir gösteri yaptılar. Sayın Cumhurbaşkanı orada ufak bir konuşma yaptı. Sonra o binada bulunan Gümrük Müdürü’nün odasında toplandık.
Aşağı yukarı 15 kişilik bir asker-sivil grup vardı, bölgenin sorumluları olarak.
Sayın Cumhurbaşkanı, geçti masaya oturdu.
Birdenbire iki tane Amerikalı general ortaya çıktı.
Bunlardan birisi Çekiç Güç’ün komutanı, diğeri komutan yardımcısıydı.
Sayın Cumhurbaşkanı İngilizce olarak onlarla konuşmaya başladı.
Bölgedeki durumu sordu, onların tavsiyelerini aldı, kendi bazı tavsiyelerde bulundu.
Aşağı yukarı 20-25 dakikalık bir konuşma oldu.
Ondan sonra ‘Teşekkür ederim’ dedi, ellerini sıktı, onlar kapıdan çıkınca Sayın Cumhurbaşkanı ayağa kalktı:
“Mesele anlaşılmıştır, hadi gidebiliriz” dedi.
Ben büyük bir şaşkınlık içine düştüm.
Yani, orada bölgenin sorumlu Ordu komutanı, Asayiş Kolordu komutanı, Bölge Valisi hepimiz varız. Biz Sayın Cumhurbaşkanı’na bilgi vermek için oradayız. Ama Sayın Cumhurbaşkanı iki Amerikalı ile konuştuktan sonra ‘Mesele anlaşılmıştır’ dedi.
Gayrı ihtiyari döndüm, yanımdaki Hikmet Paşa’ya dedim ki, ‘Paşam bu nasıl iştir, Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanı buraya kadar geliyor, bütün bölgenin mülki ve askeri yetkilileri burada olduğu halde onlardan her hangi bir bilgi almak ihtiyacını duymuyorlar.’
Bir ses duydum.
‘Kemal Paşa sen ne diyorsun’ dediler.
Döndüm baktım, Sayın Cumhurbaşkanı masanın etrafını dönmüş, kapı tarafında ayakta duruyor.
Yaklaştım, ‘Bir şey mi buyurdunuz Sayın Cumhurbaşkanım’ dedim.
‘Sen ne düşünüyorsun bu durumda?’ dedi.
Dedim ki, ‘Sayın Cumhurbaşkanım, gerek Çekic Güç’ün bölgeye gelmesi, gerek hudutların açılması suretiyle mültecilerin bölgeye girişi kanaatimizce çok yanlış olmuştur. Çünkü, bu mültecilerle yüzlerce PKK militanı, binlerce silah ve çok miktarda mühimmatın bölgeye girmesi artık önlenemez hale gelmiştir.’
Kendisi şöyle dedi:
“Ben size zamanında söylemiştim. Amerikalılar güneyden girdiği zaman biz de kuzeyden girseydik, hem bu meseleler bahis konusu olmazdı, hem de Musul, Kerkük bugün bizde olurdu’ dedi.
Kendisine şöyle bir soru sordum:
‘Sayın Cumhurbaşkanım, siz bizim hududumuzdan Kerkük’e kadar olan mesafeyi harita üzerinden ölçtünüz mü?’ dedim.
Yüzüme baktı, cevap vermedi.
‘Ben’ dedim ‘ölçtüm: 200 kilometre kuş uçuşu mesafe var. Eğer Sayın Genel Kurmay Başkanım bana emir verselerdi, ben bu mesafeyi zırhlı birliklerimle 4-5 günde giderdim. Ama, bir bölgeyi işgal etmek o kadar önemli değil, ondan sonra daha önemli bir şey var, o bölgede kontrolü idame ettirmek ve sürdürmek.
Bu bölge 200 kilometre derinlikte ve 300 kilometre genişlikte, yani 60 bin kilometrekare bir bölge. Bu 60 bin kilometrekare bugün aşağı yukarı bizim Olağanüstü Hal Bölgemize yakın.
Kendi bölgemizde köy muhtarına kadar bize ait, halkımızın yüzde 98’i en az bizi destekliyor, her türlü alt yapı imkanlarına, yollarımıza, görüşme imkanlarına sahibiz. Buna rağmen biz kendi bögemizde bile asayişi sağlayabilmek, güvenliği sağlayabilmek için 60 tabura yakın kuvvet bulunduruyoruz.
Siz tasavvur ediniz, hiçbir alt yapısı olmayan, halkının büyük çoğunluğu bize karşı olan bir bölgede asayişi sürdürebilmek, güvenliği sürdürebilmek acaba kaç taburla mümkün olabilirdi, hiç hesapladınız mı?’ dedim.
Bir cevap alamadım.
‘Bir şey daha sormak istiyorum:
Diyelim ki bütün Türkiye’yi boşalttık, Kara Kuvvetlerini buraya taşıdık ve bölgede kontrolü sürdürdük. Siz düşünebiliyor musunuz acaba bu Musul’u, Kerkük’ü bize bırakırlar mıydı?’
‘En basit bir tarih kültürü olan herkes bilir ki, ‘Biz oraya kadar giderdik, arkamıza baka baka tekrar geri gelirdik. Ama Anadolu çocuğunun temiz kanını da Arap’ın çölüne dökmüş olarak geri dönerdik.’
“Ne yapmalıydık Paşam?” dedi.
Dedim ki, “Efendim , başkasının sürdüğü saban izinden yürürseniz, ancak başkasının hedefine gidersiniz. Eğer kendi hedefinize gitmek istiyorsanız zahmete katlanıp kendi saban izinizi sürdürmek zorundasınız.
Yüzüme baktı, “Teşekkür ederim, anlaşılmıştır” dedi ve gitti.
***
Üçün birini bile…

Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ