Alexa
DOLAR
8,4705
EURO
10,2921
ALTIN
502,04
BIST
1.441
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Gök Gürültülü
25°C
Ankara
25°C
Gök Gürültülü
Pazartesi Çok Bulutlu
24°C
Salı Az Bulutlu
29°C
Çarşamba Az Bulutlu
28°C
Perşembe Çok Bulutlu
29°C

Kuruluşunun 81. Yılında: Köy Enstitüleri-1

Kuruluşunun 81. Yılında: Köy Enstitüleri-1

Köy Enstitüleri eğitimde toplum temelli bir kalkınma modelidir. Köy Enstitüleri aynı zamanda büyük önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Köylü Milletin Efendisidir!” sözünün de vücut bulmuş halidir.

Köy Enstitülerine giden yol, Türk eğitim tarihinde kısa sürede alınan büyük mesafenin de destansı öyküsüdür. Bu büyük aydınlanma sürecine gelmeden önce Osmanlıda Türk köylüsünün durumuna bakmamız yerinde olacaktır.

Osmanlı yönetiminde köylü ile ilişki kesilmişti. Köylü yönetime katılmak şöyle dursun yönetimle bir işi olması halinde ağa, bey, tarikat liderini aracı yapmak zorundaydı. 

Köylerin geçim kaynağı tarımdı. Ancak köylü toprağa sahip değildi. Özellikle bazı bölgelerde köy sahipliği ve toprak ağalığı sistemi vardı. Bu sistemde sahip olunan topraklarda yaşayan insanlar da mülkün bir parçasıydı. Köylüler: ortakçı, kiracı olarak toprak sahibinin kurallarına uygun çalışmak zorundaydı. Özetle köylünün payına düşen karın tokluğuna ırgatlıktı.

Tarım ilkel tekniklerle yapılmaktaydı. Dolayısıyla tarımda doğa koşulları egemendi. Ekile ekile çoraklaşmış toprak köylüler için kaderdi. Büyüklerin görevi bildiğini, yaptığını yeni kuşaklara aktarmak; yeni kuşakların görevi ise kendisine öğretileni tekrarlamaktı. 

Köyle kentler arasında ulaşım yoktu. Taşıma aracı; eşek, kağnı ve insanın kendisiydi.Yüzyıllar boyu devletin asker ve vergi kaynağı olan köylü,uzun süren savaşlarda yorgun, bitkin düşmüştü. Her ailede oğlunu, kocasını, babasını ağabeyini kaybeden gözü yaşlı insanlar vardı.  Köylü açlık ve sefalet içinde hastalıkların pençesindeydi.

Köylerde okur-yazar yoktu. Gezici köy katipleri çok sayıda köyün katipliğini yapardı. Ülkede nüfusun % 80’inin yaşadığı 40 bin köy bulunmaktaydı. Erkekler kenti ancak asker olunca görebilmekte,  kadınlarsa göremeden ölebilmekteydi. Köy gelini için bir nalın giymenin övünme kaynağı olduğu yılların türküsü bile vardı.“Sarıkızın ayağında nalını, zannedersin kaymakamın gelini…(1)

Eğitimin içinde bulunduğu durumla ilgili Ziya Gökalp’in şu tespiti önemlidir. Gökalp, devşirme çocukların yüksek yönetici olmak için devam ettikleri Topkapı Sarayı’ndaki Enderun Mektebi’yle medreseleri karşılaştırır. Birincisinin Türk olmayanı alıp Türk yaptığını, ikincisinin ise Türk’ü alıp Arap yaptığını belirtir.(2)Bu anlatım bir milletin kendi kültüründen ve dilinden koparılışının en çarpıcı tespitidir.

Anadolu köylüsünün devletine güveni kalmamıştı. İçinde bulunulan karanlık daha da derinleşmekteydi. Nitekim Osmanlı devleti 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkes Anlaşması ile savaştan çekilmişti.Yokluk, yoksulluk içindeki bir milletin sıra vatanını gelmişti ve bunun için emperyalizm hiç gecikmemişti,işgaller başlamıştı!

Bu koşullar altında İstanbul’dan mavi gözlü, çekil bakışlı, kocaman yürekli bir adam yola çıkmıştı. Kendi ifadesiyle bu yolculuk ‘Nutuk’ un ilk cümlesinde şöyleydi:“1919 yılı Mayıs’ının 19.günü Samsun’a çıktım.”(3)

Halkın yaşam koşullarını daha iyi anlamak için tarihteki yolculuğumuza devam edelim.

Mustafa Kemal Samsun-Havza yolundaydı ve bindiği Mercedes-Benz otomobil defalarca bozulmuştu. Bunlardan birinde yolun kenarında tarlasında çift süren bir köylü ile arasında şöyle bir konuşma geçer.

“Hemşeri! Düşman Samsun’a asker çıkaracak. Belki buraların hepsini ele geçirecek. Sen ise rahat toprağı sürüyorsun?…”

“Paşa, Paşa! Sen ne diyorsun? Biz üç kardeştik. İki de oğul vardı. Yemen’de, Kafkas’ta, Çanakkale’de hepsi elden gitti. Bir ben kaldım. Ben de yarım adamım. Evde sekiz öksüz ile yetim kalmış 3 dul kadın var. Hepsi benim sapanımın ucuna bakarlar.  Şimdi benim vatanım da yurdum da, aha şu tarlanın ucu. Düşman ora gelinceye kadar benden hayır bekleme.”(4)

Ancak kurtuluş bu yoksul ve yorgun Anadolu halkının bağrında yatan ve büyük Atatürk’ün gördüğü “…ben ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulamak zorundaydım.”(3)gerçeğinde saklıydı.

Mücadeleyi safhalara ayırmak ve adımların birbirini bütünleyen biçimde atılması sürecinde, bağımsızlık mücadelesiyle birlikte cehaletle de mücadele edilmesi gerekmekteydi.O mücadelenin ilk adımı Temmuz 1921’de Ankara’da atıldı. Ankara’da Maarif Kongresi toplandığı saatlerde Kütahya önünde şiddetli çarpışmalar devam ediyordu.

Atatürk kongre konuşmasında, geçmiş eğitim yöntemlerinin milleti gerilettiğini, eğitim programının hurafeler ve yabancı etkilerden uzak, milli ve tarihsel karakterimize uygun olması gerektiğini belirtmişti.

Kongreye kadın öğretmen olarak; Halide Edip, Müfide Ferit, Şahur Hanım katılmışlardı.(5)En ön sırada oturtulmuşlar ve aralarına boş sıra bırakılmıştı. Kadın öğretmenlerin kongreye katılması meclisin sarıklı milletvekillerini rahatsız etmişti. Dine aykırı olarak gördükleri bu durumun sorumlularını şikayet etmek üzere Atatürk’e gittiler. Atatürk şikayeti dinledikten sonra Maarif Cemiyeti Başkanı Mazhar Müfit Bey’i çağırır.

“Siz öğretmenler toplantısında ne yapmışsınız? Ne ayıp şey!” diye çıkışır.Şikâyetçilerin keyifleri yerindedir.Atatürk aynı tonda devam eder: “Olur şey değil, olur şey değil!”

Mazhar Müfit ne söyleyeceğini şaşırmış bir halde kendini savunma çabası içerisindedir.

Atatürk: “Bırak, bırak! Ben hepsini biliyorum. Toplantıya öğretmen hanımları da çağırmışsınız. Fakat onları niye ayrı sıralarda oturttunuz? Sizin kendinize mi itimadınız yok, yoksa Türk hanımlarının faziletine mi? Bir daha öyle ayrılık gayrılık görmeyeyim…”(5)der. Bu sefer şaşırma sırası sarıklılardadır…

Büyük Önderin Maarif Kongresindeki konuşmasında verdiği mesajlar ve kongre sonrasında yaşanan bu olay; eğitiminin akıl ve bilim yolunda ilerleyeceğinin, kadın erkek eşitliğinin, karma ve laik eğitimin müjdesiydi.

(DEVAM EDECEĞİZ…)

(1)Köy Enstitüleri, Amaçlar-İlkeler-Uygulamalar, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı, Güner Matbaacılık, Ankara, 2007, s.21
(2)Akşın, Kısa Türk Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul,2018, s.11
(3)Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Gençler İçin Fotoğraflarla Nutuk, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2019, s.1,11,
(4)Ş Süreyya Aydemir, Tek Adam C.II (1919-1922), Remzi Kitapevi, İstanbul, 2018, s.20
(5)Meydan, Yüzyılın Kitabı, İnkılap Kitapevi, 2019, s. 222,223

 

ETİKETLER:
Yorumlar
  1. Yusuf İPEKLİ dedi ki:

    Derli toplu bir çalışma.
    Devamını bekliyorum.

    Kindar nesil bekleyenler de okuyup ders alır mı ki….