Alexa
Medya Siyaset

Lailahe İllallah !

Lailahe illallah ; aslında büyük bir toplumsal hareketin devrimci sloganıdır!

Lailahe İllallah !

İslam bu sözle başladı. Bu, o zamana değin Arapların duyduğu en aykırı, en sert, en öfke uyandıran sözlerden biriydi.

Öyle ki ona şiddetle karşı çıkanlarla yine aynı şiddetle savunanlar birkaç kez birbirinin kökünü kurutmayı amaçlayacak bir biçimde savaşa tutuştu ve binlerce insan öldü. Oysa bugün bu söz kimseyi öfkelendirmiyor. Kimse kızmıyor. Hatta onu duyan hemen herkes ya tebessüm ediyor ya da onay anlamında bilinçli yahut bilinçsiz bir refleks gösteriyor. Sahi neden böyle oluyor?

Yoksa “lailahe illallah” sözü anlamını mı yitirdi? Yahut bu sözün söylenmesini gerektiren toplumsal koşullar mı değişti? Ya da sözün manası tam anlamıyla topluma hâkim oldu da ondan mı kimse öfkelenmiyor?

Gerçeği söyleyelim… Bu söz tahrif edildi. Anlamı çarpıtıldı. Etkisiz hale getirildi. Hâlbuki sözün söylenmesine neden olan toplumsal koşullar hala mevcut. Hem de daha çıldırtıcı bir adaletsizlik içinde…

Sahi ne idi “lailahe illallah” sözünü doğuran toplumsal koşullar yahut sosyal realite?

Önce sözün bugünkü bilindik anlamına bakalım. Oradan hakiki manayı keşfedeceğiz…

Allah’tan başka ilah yoktur!

Evet, bu sözdeki Allah ve ilah kavramlarını doğru bilmeden ve doğru analiz etmeden gerçeği göremeyiz, anlayamayız.

Oysa bize bu sözde güya kastedilen şeyi öyle basit ve öyle yüzeysel anlatıyorlar ki, biz de durup düşünmeden edemiyoruz; yani bu basit şey için mi Araplar birbirlerini kesti, biçti, katletti. Ve yani bu son derece sıradan bir söz için mi sürgünler, hicretler, ambargolar, cinayetler hatta katliamlar yaşandı?

Hayır ve yine hayır. Bin kez hayır, milyon kez hayır!

Olay öyle anlatıldığı gibi basit bir olay değil!

Efendim, Araplar Allah’a inanmakla birlikte ona, put denilen bazı nesneleri ortak koşuyorlarmış. Hz. Muhammed de putları Allah’a ortak koşmayın, demiş de müşrik Araplar buna öfkelenmiş. Bu nedenle “Allah’tan başka ilah yoktur; yani bu putlar ilah değildir, ilah olan yalnızca Allah’tır,” diye haykıran Hz. Muhammed’e çok zulüm etmişler.

Eğer gerçekten olay bu kadar basit ise o zaman hâşâ İslam’ın hiçbir ağırlığı ve önemi yok demektir. Lakin deyim yerindeyse kazın ayağı öyle değil!

Net, açık ve kararlı bir biçimde gerçeği haykıralım…

Lailahe illallah ; aslında büyük bir toplumsal hareketin devrimci sloganıdır!

Evet, Arapların inandığı ve adına Allah dedikleri bir Tanrı vardı. Bu Tanrı zihinlerde var olan muhayyel bir uluhiyeti ifade ediyordu. Lakin zihinlerde var olan hiçbir şey yoktur ki onun toplumsal anlamda somut bir karşılığı olmasın. Evet, zihinlerdeki bu muhayyel Allah’ın somut karşılığı doğrudan doğruya toplumun / insanların ta kendisiydi.

Bir Allah vardı… Bir toplum vardı… Bir insanlık vardı!

İnsanlık yahut toplum, muhayyel Allah’ın somut ifadesi olarak bazı Kur’an ayetlerinde kendini şöyle aşikâr ediyordu:

Allah insana şah damarından daha yakındır! (Kaf Bölümü 16. Söz / Kaf Suresi 16. Ayet)

Allah, Âdem’i / insanı yarattı ve ona ruhundan üfledi! (Secde Bölümü 9. Söz / Secde Suresi 9. Ayet)

Evet; Allah ve insan arasındaki yahut Allah ve toplum arasındaki ilişki işte böyledir.

Allah toplumun şah damarı gibidir. Allah toplumun ruhudur!

Cümleleri biraz daha anlaşılır bir biçimde tekrar kuralım:

İnsanların / toplumun şah damarı Allah’tır!

İnsanların / toplumun ruhu Allah’tır!

Anadolu halk ozanı; Âşık İbretî bunu ne güzel ifadeye dökmüş:

Yarınki cennete etmeyiz minnet,
Cenneti, vücud-u insan biliriz!
Münevver kitleye vererek kıymet,
Allah mefhumunu vicdan biliriz!

Evet; Allah vicdandır, toplumun ruhudur, insanların şah damarıdır. Bir diğer ifadeyle Allah maşerî vicdandır. İşte böylesi bir Allah’a Araplar, putları ortak koşuyorlardı.

Allah’ın birliğine inanmıyorlardı. Allah’ın bir olduğunu kabul etmiyorlardı. Yani tevhid inancını reddediyorlardı. Peki; ne idi tevhid? Ne demekti aslında?

Tevhid; birlemek demekti.  Zihinlerdeki muhayyel Allah’ı birlemek…

Lakin sadece o değildi. Muhayyel Allah’ın birlenmesinin toplumsal yansıması olarak yahut Allah mefhumunun somut ifadesi bağlamında insanları / toplumu da birlemek demekti.

Gerçek şu ki hakiki tevhid; muhayyel Allah’ı birlemekten ziyade halkı / toplumu / insanları birlemekti. Muhayyel Allah’ı birlemek ise halkı birlemenin estetize edilmiş, soyut ve zihinsel düzeydeki halinden ibaretti.

Halkı / insanları / toplumu birlemenin derinlikli manası da gerçekte toplumdaki sınıfsal farkları reddedip insanların eşitliğine / birliğine inanmak demekti.

Peki ya putlar?

İşte onlar aslında birer cansız nesne değildi.

Nasıl olur!? Pek ala cansız nesne idiler.

Evet, maddi manada cansız nesne idiler ama gerçekte çok canlı varlıkları simgeledikleri için “cansız değillerdi” ifadesi adresini bulmuş oluyor.

Putlar, toplumdaki / halktaki sınıfsal farklılıkların birer sembolü idiler. Sınıfsal farklılıklar / sınıflar çok canlı bir biçimde varlıklarını sürdürüyorlardı.

Bir örnek bile bu gerçeği açıklamaya kifayet ediyor.

Uzza isimli puta bakalım…

Uzza, bereket ilahesi idi. Zenginliğin putu idi Uzza…

Yoksul ve zengin ayrımının sembolü idi Uzza! Zenginlik aynı zamanda güç demekti. Bu nedenle Uzza putu bereketle birlikte gücü de simgelemekteydi. Nitekim Uzza adının aziz yani güç sahibi kelimesi ile anlam ilişkisi içerisinde olduğu da pek çok kaynakta ifade edilmektedir.

Ebu Leheb’in gerçek adının Abduluzza yani Uzza’nın kulu olduğunu anımsıyoruz. Ve onun adına uygun bir şekilde çok zengin olduğunu da anımsıyoruz. Ama durun bir dakika!

Abduluzza’nın zenginliğinin kaynağı neydi?

Köle tüccarlığı!

İşte bakın bir diğer sınıfsal yapı da ortaya çıkıverdi.

Köle ve hür ayrımı…

Bu kadar mı? Tabii ki hayır…

Araplar arasındaki sınıfsal ayrımların bir diğer yansıması da kabile kimlikleriydi.

Kâbe’de 360 civarında put vardı. Her kabilenin bir putu bulunuyordu. Kabile büyükse putu da büyüktü. Küçükse putu da küçüktü. Söz gelimi, Hubel, Kureyş Kabilesinin putu idi ve en büyük put oydu. Zira Kureyş en büyük Arap kabilesiydi. Öyle ki kutsal kent olan Mekke’nin yönetimi de Kureyş’in elindeydi.

Şimdi soralım…

Putları Allah’a ortak koşmayın, demek ne demek oluyordu bu durumda?

Allah birdir ve putlara hayır diye haykırmak, nasıl bir sosyal devrimi amaçlıyordu?

İnsanların eşit olduğu, toplumsal ayrımların, sınıfların ortadan kalktığı, köle – hür, Arap – Arap olmayan, Kureyşli – Kureyşli olmayan vb. farklılıkların reddedildiği, tevhid edilmiş bir toplum ve bu toplumun zihinlerdeki muhayyel ifadesi olan Allah’ın birliğine iman…

İşte lailahe illallah bu demekti.

Lâ; hayır demektir!

Putlara / ilahlara hayır!

O putların / ilahların simgelediği güç odaklarına ve sınıf ayrımlarına hayır!

Ebu Leheb’e ve bütün köle tüccarlarına hayır!

Ve ardından Beled Suresi 13. Ayetteki haykırış:

Fekku ragabe!

Köleleri azad edin!

Lâilahe diye başlayıp illallah diye sözü tamamlamak, 7. Yüzyıl Mekke’sinde bir nevi “Tek yol devrim!” şeklinde haykırmaktır!

İllallah… Yani, yalnızca Allah vardır!

Sınıflar yoktur yalnızca sınıfsız bir toplum vardır, olmalıdır!

İşte lailahe illallah’ın hakiki manası…

Ama bu kutlu söz tahrif ve tahrip edildi manaca…

Sadece zihinlerdeki muhayyel Allah’a özgülendi de onun toplumsal manadaki somut yansıması olan insanların birliği / eşitliği düşüncesi yok edildi. Hatta gayri adil her çeşit eşitsizlik bu söz üzerinden meşrulaştırıldı. Lailahe illallah’taki Allah’ın takdiri böyleymiş denilerek yoksulun yoksulluğu, mazlumun mazlumiyeti doğallaştırılmaya çalışıldı.

Zalim sultanlar kendilerini, muhayyel Allah’ın bir yansıması olarak takdim edip Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olma iddiasıyla yaptıkları her çeşit zulmü takdir-i ilahî söylemi üzerinden Allah’a fatura ettiler.

O halde lailahe illallah’ı bugün nasıl söylemeliyiz ki zalimler yeniden korksun, öfkeye kapılsın, sarsılsın ve tevhid inancının karşısında titresin?!

Yanıt belli… Bugünün lailahe illallah’ını bulmalıyız!

Bilelim ki bugün zalimleri, güç odaklarını, sömürücüleri, diktatörleri, kan emici asalakları en çok öfkelendiren, öfkeden deliye çeviren, deyim yerindeyse çıldırtan söz hangi söz ise bugünün lailahe illallah’ı o sözdür. İşte o sözü yeniden haykıracak ve yükseltecek Muhammedîlere ihtiyaç var.

Sözlerimizin nihayetinde ifade edelim:

Bin saygı, bin selam olsun Lailahe İllallah’ın Muhammed’ine…

Ahmed-i Muhtar olan büyük devrimci Hz. Muhammed’e!

CEMİL KILIÇ
İLAHİYATÇI YAZAR

Medya Siyaset
Cemil Kılıç

Cemil Kılıç

1975 yılında İstanbul'da doğdu. Sinop nüfusuna kayıtlı. İlk öğrenimini Sinop ve İstanbul'da tamamladı. İstanbul'da Küçükköy İmam Hatip Lisesi'nin ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin Kelam ve İslam Felsefesi Bölümü'nü bitirdi. 1998 yılında aynı üniversitenin Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji Anabilimdalında Yüksek Lisans eğitimine başladı. 1999 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliğine atandı. 2001 yılında; "Ümmet Sisteminden Ulus Devlete Geçişte Harf İnkılabının Kültürel Değişim Üzerine Etkileri" teziyle Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. Atatürkçü Düşünce Derneği Fatih Şubesinin kurucuları arasında yer aldı. 13 Ağustos 2017 tarihinde "Atatürkçü, Cumhuriyetçi İlahiyatçılar" adıyla kurulan oluşuma öncülük etti. "Anlamak İçin Türkçe Kur'an" adlı meal çalışması da dahil yayınlanmış 9 kitabı bulunmaktadır. İslam bu kitabı yayınlanmıştır. Halen eğitimcilik görevini sürdürmektedir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ