Alexa
Medya Siyaset

Liberal Ekonomi Zırvası ve İthal İkamesi

Liberal Ekonomi Zırvası ve İthal İkamesi

Bir yurtsever olarak düşündükçe içim yanıyor ve kahroluyorum.

İnanıyorum ki benim sorduğum soruları sizler de kendi-kendinize sorduğunuzda aynı duyguları paylaşıyorsunuz.

Gençlik yıllarından anımsadığım bilgilere göre, bizim kalkınma hamleleri Japonya ile aynı tarihlerde başlamış. Bu güne geldiğimiz de Japonya bir dünya devi olmuş, Türkiye ise Gelişmekte Olan Ülkeler sıralamasındaki yerini güçlükle korumaya çalışıyor.

Bu soruları; yüz yıldan bu yana sorup, çözüm üretmeye çalışıyor fakat bir türlü mutlu sonuçlara ulaşamıyoruz.

Osmanlı her ne kadar birinci Dünya Savaşı sonunda yıkıldı dense de,yıkıntının hızlanması,1836 da İngiltere ile yapılmış olan Balta Limanı Ticaret Anlaşması olarak belirtilir.

Halil İnalcık bu anlaşmanın etkisi ile sadece İstanbul’da üç yüze yakın sanayi tesisinin iflas ederek kapandığını saptamıştır.

Sanayi deyince de Hindistan’dan getirilip, Osmanlı ülkesinde pazarlanan ucuz tekstil ürünlerinden bahsediyoruz.

Peki, biz özlemini çektiğimiz üretim ve refah toplumuna neden bir türlü ulaşamıyoruz? Üstelik bunun sebeplerini biliyoruz artık. Biz bu kadar geri zekâlı bir toplum muyuz?

Bu aşağılanmayı mensubu olduğum topluma tabii ki yakıştırmam. Ama yakışsa da, yakışmasa da ortada bir gerçek var.

Bu gerçeği ben şöyle yorumluyor veya tarif ediyorum: Atatürk’ten sonra çıktığımız üretim ve kalkınma ekonomisi yolunabir türlü dönemedik. Daha doğrusu bizi bu yoldan çıkartanlara engel olamadık. Kalkınma hızımız o dönemlerde%15ler civarında dolaşıyordu.

Basite indirgeyelim; bir aile reisi eğer aylık veya yıllık kazancından fazla harcıyor ise nasıl ki borçtan kurtulup bir ev veya bir araba alamaz ise devletler de Milli Gelir diye tanımlanan gelirlerinden fazla harcıyor, üstelik fazla harcadığı kadar borçlanıp bunu üretime aktaramıyorsa bir türlü Gelişmiş Ülkeler kategorisine giremez.

Gelişmiş denilen emperyalist ülkeler, güven veren söylemlerine karşın, günün koşullarına göre yeni yöntemler yaratıp az gelişmişleri yönetmekte ve yönlendirmektedirler. Sonuçta da onları sömürmeye devam etmektedirler.

Son zamanların modası: hedefteki ülkelere Demokrasi getirmektir.

Oysa bu amaçla girdikleri her ülke kana bulanmıştır. Bizim gibi ülkeler uyanıncaya kadar atı alan Üsküdar’ı geçmektedir.

Cumhuriyetin başlangıcından 1980 li yılların başına kadar uyguladığımız sanayileşme politikalarımızda İTHAL İKAMESİ denilen bir kavram vardı. Bu dönemde uyguladığımız sanayi politikalarımızda hedef; ithal ettiğimiz ve büyük döviz ödediğimiz sanayi ürünlerindeki ürünleri yurt içinde üretmekti. Ekonomistler bu uygulamayı İTHAL İKAMESİ olarak tanımlamışlardı. Yurt içinde üretilen malların ithalatına izin verilmez veya kısıtlama getirilirdi.

Devlet veya özel sektör; günün koşullarına göre, ithal etmekte olduğu ürünlerden gözüne kestirdiklerini, yurt içinde üretmek için bir takım hazırlıklar yapar, böylece söz konusu ürün ün üretim alt yapısını geliştirirdi.

Üretim alt yapısının ilk ayağı olan sanayi tesislerini kurduktan sonra veya kuruluşa paralel olarak hukuki alt yapıyı da hazırlardı.

Alt yapının hazırlanmasındaki en önemli araç ise gümrük tarifelerindeki ayarlama ve o Ürün’ün ithalatı için konulan kontenjan miktarları idi. Yurt içinde üretilebilen ürün miktarı, ihtiyacı karşılamıyor ise, ancak o zaman ithal izni verilirdi. Bu işlemler yıllık kontenjanlarla belirlenirdi. Bu uygulamaya korumacı ekonomi politikaları denirdi.

Tüm bu uygulamayı organize edenler ise isimleri zaman-zaman değişse de devlet kuruluşları idi. Tabi i bunların başında da 1961 de kurulan Devlet Planlama Teşkilatı geliyordu.

Ne yazık ki 1961 den sonra kurulan koalisyon dönemlerinde bu güzide kuruluşumuzun yetkileri ve kadroları budana- budana bugün adı var kendi yok duruma getirildi.

12 Eylül askeri Darbesi’nin ülkemize en büyük kötülüğü 1980 den sonra dayatılan, adına liberal ekonomi politikaları denilen ekonomik politikalar olmuştur.

Bir diğer deyişle yukarıda sözünü ettiğimiz Demokrasi getirme sahtekârlığının üstüne, LİBERAL EKONOMİ martavalını eklemişlerdir.

Her ne kadar bu politikaların mimarı olarak; Turgut Özal’ın ismi parlatılmış olsa da, bu politikaların esas mimarı,bu günkü yöneticilerimizin hala stratejik ortak diye tanımladıkları ABD olmuştur.

Irak ve Suriye politikaları sonucunda sağcısından solcusuna, bugün her kesimin kabul ettiği ve İnandığı gibi ABD’ye düşman olmayalım ama, körü-körüne her dediğine artık inanmayalım.

Onlar sömürmeyi hedefledikleri ülkelere girmekte ve oralarda sömürü düzenlerini kurmakta o kadar ustalaşmışlar ki, zamana ve zemine göre yeni yöntemler icat ediyorlar.

On dokuzuncu yüz yılsonuna kadar silah zoru ile yapıyorlardı bu işi.

Türkiye’nin Kurtuluş savaşından sonra, sömürülen ülkeler hızla bağımsızlıklarını kazanmaya başlayınca, silahların sömürü düzenini sürdürmeye yetmediğini gördüler.

Yirminci yüz yılbaşından bu yana, sömürü düzenini sürdürmek ve hedef ülkeleri güya kalkındırmak için; sahip oldukları finans güçlerini devreye soktular. Sömürdükleri ülkelere yardım adı altında havuç olarak kullandıkları Kalkınma Kredileri kullandırmaya başladılar.

Araç olarak Dünya Bankası, IMF v.b. kuruluşları inşa ettiler, bunların yönetimlerini kendilerine bağladılar.

Kredi kullanıcılarını,aldıkları kredileri, kredi verenlerin öngördükleri alanlarda kullanmak zorunda oldukları şartınabağladılar.

Örneğin sömürülen ülkeye kullandırılan A kredisi ancak Ulaşımda kullanılabilecek. B kredisi ise ancak sulama tesisleri yapımında kullanılabilecek.

Bunlar için gerekli alet, edevat, makine ancak kredi veren ülkenin tanımladığı koşullar ve fiyatlarla kredi veren ülkeden satın alınacak.

Nakit borç alıp istediğin yatırıma izin yok. Tabii yıllarca borç ödeyip bir arpa boyu kalkınma olanağı da yok. Çünkü paraları Şehir hasta hanelerine ve oto yollara harcadın.

Çözüm ne?

Çözüm; Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren uygulanan ve başarısı kanıtlanmış olan tasarruf ve ekonomi politikalarına geri dönmek.

Derhal Tarım ve hayvancılığımızı ihya etmeliyiz. Bu sektörlerden sanayileşmeye kaynak aktarabilecek noktalara ulaşmalıyız.

Miktar ve tutar olarak Hollanda’yı hedef almalıyız.

Bu iş aslında bugün Cumhuriyet sonrası dönemden daha da kolay. Çünkü bilgi ve teknoloji birikimimiz çok daha ileride.

Her ne kadar gözü kapalı girdiğimiz Gümrük Birliği anlaşması veya Dünya Ticaret örgütü üyeliği gibi anlaşmalar engel olsa da, bu engelleri aşacak yol ve yöntemleri tıpkı diğer ülkeler gibi biz de bulmalıyız.

Ancak her şeyden önce el parası ile saraylar inşa etmek ve düzinelerle uçaklar almaktan vaz geçmeliyiz.

Bu gün gemi, uçak, füze v.s. üretebilen bu ülkenin, ille de savaşa mı girmesi gerekir aklın yoluna dönmek için?

ETİKETLER:
Osman Arıkan

Osman Arıkan

1940 Bursa Orhaneli doğumluyum.İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden ve İstanbul üniversitesi İsletme fakültesi işletme iktisadı enstitüsünden mezun oldum.Özel sektörde yöneticilik yaptıktan sonra kendim bir şirket kurarak ticaret hayatına devam ettim. 1976-12 Eylül 1980 arası CHP il yönetim kurulu üyesi ve eğitim komisyonu başkanlığı yaptım. 1992 seçimlerinde SHP Bursa üçüncü sıradan ön seçimle milletvekili adayı oldum.Fakat Bursa da SHP milletvekili çıkaramadığı için seçilemedim. Halen Sade bir CHP üyesiyim.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ