Alexa
Medya Siyaset

Masal Bu Ya…

Masal Bu Ya…

Bugün canım bir masal anlatmak istedi sizlere. Bakalım bu masal size neler anlatacak ya da neler anımsatacak? Bir okuyun bakalım…

Çok çok eski devirlerde içinde birçok domuzun yaşadığı bir orman varmış. Bir gün bu orman ateş alıp yanınca, içindeki domuzlar da pişmişlerdi. O zamana kadar hep çiğ et yemeye alışık olan insanlar, bu pişmiş domuzların etini merak edip tatmışlar ve pek lezzetli bulmuşlar. Bundan sonra ne zaman insanların canı kızarmış domuz eti istediyse ormanları yakmaya başlamışlar. Böylece yeni bir yol, “düzen” bulmuşlar.

İşler daha sonraları umut edildiği gibi gitmemiş: Bazen domuzlar kömür gibi yanmış; bazen da çiy kalmışlar. Böylece domuzlar hiçbir işe yaramayacak duruma geliyor ve işler sarpa sarıyormuş. Domuz kızartmak büyük bir ustalık istiyormuş. Ama asıl korku, zararın çok büyük olması yüzünden “düzenin” yıkılmasından ileri geliyormuş. Öyle ya binlerce insan kızartılmış domuz yiyordu ve binlerce insan da geçimlerini kızarmış domuz işinden sağlıyordu. Öyleyse durum açıkça meydandaydı: Bu sistem yıkılmayacaktı.

Bütün kötü yönlerine rağmen “düzen” gittikçe yayılıyor, yayıldıkça da dertler sorunlar artıyormuş. Herkesin arzusu “düzenin” getirdiği bu dertlerin ortadan kalkması. Bu amaçla her yıl sayısız toplantılar, kongreler, konferanslar yapılıyor ve duruma çözüm yolu aramak için bir hayli çaba, para ve zaman harcanıyormuş. Fakat “düzenin” geliştirilmesi içim hiçbir yol bulunamıyormuş. Çalışmalar gelecek yıllara devrediliyor her yıl daha çok toplantı, kongre, konferans yapılıyormuş. Ve bu böylece yıllarca devam ediyormuş.

“Düzenin” yarattığı zararlar üzerinde çalışan uzmanlar, ya suçu domuzlara yüklüyor, onların orman ateşe verildiği zaman istenen yerlerde durmadığını; ormandaki yangının niteliği gereği, kontrole elverişli olmadığını; ya ağaçların gerektiği şekilde yanması için çok genç olduğunu; ya ormanın içindeki toprağın çok yaş olduğunu; ya ağaçların ateşe verilmesinde kullanılan resmi metodun elverişsiz olduğunu ya Kızartılmış Domuz Eti Hava Servisinin yanlış hava tahminlerinde bulunduğunu, yağmur miktarının, yerinin, zamanının iyice belirli olmadığını; ya da benzerleri bir çok gerçek sebepleri ortaya koymaktaydılar.

Gördüğünüz gibi, hataların nereden geldiğini söylemek ve bulmak gerçekten zormuş. Çünkü “Kızartılmış Domuz Eti Düzeni” çok, pek çok, karmaşık imiş: bu iş için çok büyük yapılar, fabrikalar yapılmıştı, sayısız kurumlar, daireler kurulmuştu.

Ormanı ateşe vermek için çalışan (ateşçiler) vardı. Bunlar çeşitli bölgelerde ateşçilik yapmak için uzman olarak yetişmişlerdi; bazıları kuzey bölgelerini, bazıları doğu bölgesini, vb. ateşe vermek için yetiştirilmişlerdi. Bazıları yalnız geceleri ateşçilik yapmak için yetişmiş, bazıları da gündüzleri. (Daha sonra sabah ve akşam yapılacak ateşlemeler de iki uzmanlık alanına ayrılmıştı) Yine yazın ve kışın uzmanlık yapan ateşçiler vardı. (İlkbahar ve sonbaharda bunların çalışmasının gerekip gerekmediği tartışma konusuydu) Sonra birçok yel uzmanları vardı. Yine (az pişmiş, orta pişmiş ve çok pişmiş etlerle uğraşan ve yönetme yetkisi olan üç sekreteri, ile) bir Kızartma ve Kızartılmış Etler Genel Müdürlüğü; bir (İşbaşında Eğitim Danışma Kurulu ile) Ateşleme İşleri Teknik Müdürlüğü; bir Yanabilecek Ormanları Saptama Müdürlüğü; bir Domuz Yetiştirme Mesleki Eğitim Millî Komitesi; bir Beslenme Uzmanları Yüksek Enstitüsü; ve bir İşletme ve Araştırmaları Düzenleme Bakanlığı varmış. Bu Bakanlık o kadar genişlemişti ki her 7.000 domuz için bir reform müfettişi bile varmış.

Toplantıları, kongreleri ve konferansları yöneten, İşletme ve Araştırmaları Düzenleme Bakanlığı imiş. Fakat en önemlisi bu çalışmalar yüzünden Bakanlığın büro işlerinin çok artmış olmasıymış. (Odalar dolusu evraklar yığılıyor, bunların altından çıkacak çok az sayıda yetişmiş eleman bulunuyormuş. Bu yüzden de işler büsbütün ağır gidiyormuş. Bakanlıkça yeni kadrolar için teklifler yapılıyordu.)

Yeni ormanların kurulması ve geliştirilmesi plânlanıyor ve plânlar tam başarıyla uygulanıyormuş. Plânların uygulanmasında en son teknik bilgiler kullanılıyormuş. (Örneğin, rüzgârın üç saatten fazla esmediği, ıslaklığın fazla olmadığı yerler seçiliyor ve oralarda ağaç yetiştiriliyordu.)

Bir süre sonra, yakılacak ormanlar hazırlamak üzere binlerce insan çalışıyor olmuş. En iyi ağaç çeşitlerini seçmek, örneklerini getirmek, tohumlarını satın almak; en etkili ve düzenli bir şekilde ateşe verme metotlarını incelemek; işletme esaslarını öğrenmek üzere Avrupa’ya, Amerika’ya uzmanlar gönderilmişti.

Ormanlar ateşe verilmeden önce domuzların barınması ve beslenmesi için büyük tesisler kurulmuştu.

Domuzların ateşten sonra tam zamanında bırakılması için metotlar geliştirilmişti. Domuzları besleyecek onlara ağıl yapacak birçok uzmanlar; bu uzmanları yetiştirecek profesörler profesörleri yetiştiren üniversitelerin bu alandaki öğretimini geliştirmek için araştırma yapan ve incelemelerde bulunan büyük uzmanlar varmış ve…

Problemler çokmuş, çözüm yolları teklif ediliyormuş. Yapılan toplantılarda, kongrelerde ve konferanslarda, bazı kimseler ateşin ormanın köşesinden verilmesini; bazıları yalnız güney yelinin orta şiddette estiği zaman ormanın ateşlenmesini; bazıları ormandaki ateşin sıcaklığının 47 dereceyi bulduğu zamanda domuzların salıverilmesini; bazıları yelin yerini tutacak büyük elektrik körüklerinin kullanılmasını teklif etmişler. Ve söylemesi gereksiz, çok azı fikir birliğine vardı ve her birisi kendi araştırmalarına dayanan tekliflerini savunarak dağılmışlar.

Bir gün, “Güney bölgesi, yazın, yağmurlu sabahları ateşçilik yapma diplomasına sahip”, J. Sağduyu adlı bir ateşçi problemin çok basit ve kolaylıkla çözülebileceğini söylemiş. Dediğine göre dört basamaklık bir yolla bu problem çözülebilirmiş: (1) kesilecek domuzlar seçilir, (2) bunlar temizlenir, (3) bir ızgaraya yerleştirilir ve (4) alevsiz ateşin üstünde istenen şekilde kızartılır.

Orman Yetiştirme Müdürü bunu duyduğu zaman hayretle “İnsanlar domuzları öldürecek ha! İnsanlar öldürür mü? Ancak domuzları ateş öldürür. Biz öldüreceğiz ha! Asla!” diye hiddetle bağırmış.

Kızartma Genel Müdürü, Bay Sağduyu’nun bu sözlerini duydu ve onu yanına çağırmış. Ona problemin çözümü için ne söylediğini sordu ve onun dört maddelik fikrini dinledikten sonra: “Söylediklerin tamamen doğrudur. Evet kuram olarak doğrudur, fakat uygulama da işlemez. Bu imkânsızdır. Örneğin bizim yel uzmanları ne olacak?” diye sorar.

Bay Sağduyu “Bilmem ki efendim” der.

“Uzman ateşçilerimiz ne olacak?”

“Bilmiyorum efendim.”

“Ya tohum ve kütük uzmanlarım veya yedi katlı domuz ağılı yapıcılarını ki şimdi modern ve otomatik aletlerle donatıldılar?”

“Bilmiyorum efendim.”

“Yıllarca bu alanda dış ülkelerde inceleme yapmış insanları ne yapacağız? Onların işine bir çırpıda son mu vereceğiz?”

“Bilmiyorum efendim.”

“Ve bizim devamlı olarak yaptığımız Düzeni Geliştirme ve Reform konferanslarını yöneten ve plânlayan uzmanlarımızı ne yapacağız? Eğer senin düzenin bütün her şeyi çözüyorsa, bunlarla biz ne yapacağız?»

“Bilmiyorum efendim.”

“Görmüyor musun ki bize gerekli çözüm yolu seninki değil? Problem görüldüğü kadar basit olsaydı, bizim uzmanlarımız tarafından çoktan çözülüverirdi, bunu düşünmedin mi? Söyle bana, senin bu fikrini hangi otoriteler destekler? Bu senin söylediklerin, hangi bilgin veya yazar tarafından ortaya atılmıştır? Zannediyor musun ki, yel uzmanlarına alevsiz bir köz yığınının bu işi yapacağını söyleyebileceğim? Peki bu yanmaya hazır edilen ormanlar ne olacak? Ki içinde iyi yanabilecek cins ağaçlar yetiştirildi, yine bunların ne meyvesi var ne de yaprağı, sırf yakılmak için hazırlandı. Bunlarla ne yapılacak? Söyle.”

“Bilmiyorum efendim.”

“Kızartma Programlarını yapmakla sorumlu Komite ne olacak? Domuzları Sınıflama ve Seçme Dairesi ne olacak? Domuz Ağılları Yapma ve Eğitim Dairesi ne olacak? Ve bütün diğer kalanlar ne olacak?

“Bilmiyorum efendim.”

“Söyle bana, Domuzları Ateşle Öldür ine Baş uzmanı Bay J.C. Meşhurbayoğlu’nu tanıyorsun, değil mi? O çok üstün bilimsel bir kişiliğe sahip değil midir?”

“Evet, öyle görünüyor.”

“Peki öyleyse, böyle değerli ve çok üstün bir uzmanın burada çalışması, en basit anlamda, şimdiki “düzenin” iyi olduğunu göstermez mi? Eğer senin “düzenin” kabul edilirse bu değerli bilim adamını ben ne yaparım?”

“Bilmiyorum efendim.”

“Şimdi, problemi bir bütün olarak görebildin mi? Eğer yol tahminlerini geliştirecek yeni bir metod getirseydin; Batı bölgesindeki ateşçi ihtiyacım giderecek bir yol bulsaydın (ki şimdiki en önemli problemimiz budur); domuz ağıllarını yedi kattan sekiz kata nasıl çıkarabileceğimizi söyleseydin çok iyi bir iş yapmış olurdun. İşte bu problemlere çözüm yolu getirmelisin. Biz elimizde ne varsa onu geliştirmeliyiz yoksa değiştirecek değiliz, bana sen, Amerika’ya gönderdiğimiz elemanların masraflarının nasıl ucuza mal olabileceğini; Kızartmada Reform Daire sinin şimdiki problemlerinin nasıl çözülebileceğini bul getir. Bizim ihtiyacımız budur. Hey, Bay Sağduyu değer yargıların eksik. Örneğin, söyle bana, benimle bu işlerde çalışan dostlarımı (akrabalarımı) ne yapayım? Yanmış ormanların Kalıntılarını Kullanma Komitesi Başkanlığı’nı nereye göndereyim? Onların hepsi başlıbaşına bir değerdir, hepsi üstün insanlardır.”

Bay Sağduyu “gerçekten aklım karmakarışık oldu” dedi.

“Pekâla, şimdi artık problemi biliyor sun sakın hemen her şeyi düzelteceğini savunma. Gördüğün gibi problem karmakarışık ve çok ciddi, tahmin ettiğin gibi çok kolay değil, Dışarıdan biri ‘ben her şeyi düzeltirim’ diyebilir. Fakat problemleri ve zorlukları tanımak için işin içinde olmak gerek. İkimizin arasında kalsın bu. Tavsiye ederim bu fikirlerinden kimseye söz açma, çünkü başını belâya sokarlar. Ben sana bir şey yapmak istemem, çünkü seni çok sevdim. Bunu senin iyiliğin için söylüyorum. Çünkü senin plânını anladım. Ama, bilirsin başka amirler bunu benim gibi anlamayabilirler. Sonra neler olacağını herhalde tahmin edersin?”

Zavallı J. Sağduyu bir tek kelime söylemeye cesaret edememiş. Korkunun ve önüne konan engellerin şaşkınlığı içinde kafasında bin bir sorunla “Hoşça kal” diyerek Müdürün yanından ayrılmış ve bir daha da görünmemiş.

Nereye gittiği asla bilinememiş. Bu nedenledir ki düzenin değiştirilmesi için o gün bu gündür yapılan çalışmalarda yer almamıştır…

Masal bu kadar… Hâlâ Sağduyu’yu arayan var mı?…

Arzu KÖK

 

Arzu Kök

Arzu Kök

1972 İskenderun/HATAY doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini İskenderun'da, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü'nde tamamladı. Halen özel bir kurumda görev yapmaktadır. Yazı yaşamına Ulus Gazetesi'nde köşe yazarlığı ile başladı. Halen pek çok gazete, internet sitesi ve edebiyat dergilerinde yazılarıyla yer bulmaktadır
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ