Alexa
Medya Siyaset

Mavi Gözlerin Yeşil Hasreti ve Türk Milleti

Mavi Gözlerin Yeşil Hasreti ve Türk Milleti

Çınar ağacı için köşkün yerini değiştiren. Devletin başka işi yok mu diyenlere “çınar bir devlettir” diyen. Bağımsızlık kadar kuş ve su sesinin uzak olduğu bozkırın ortasında orman hayali kurup gerçekleştiren. Yaşlı bir iğde ağacının arından gözyaşı döken. Ağaç dalına zarar gelmesin diye köşkün yolunu derinleştiren.Kupkuru bir toprak parçasından vatan, Hilafetten adalet, esaretten hürriyet, sefaletten medeniyet, ümmetten millet, bitik bir saltanattan Cumhuriyet yaratan.

Atatürk!

Doğa sevgisini dayısının çiftliğinde tatmıştı.  Hayatı boyunca o mavi gözleri,yeşile hasretlebaktı ve yeşile hasret kapandı.

Harp Akademisindeyken Ali Fuat Cebesoy ile Alemdağ’ına kadar uzanmışlar, asırlık bir çınarın gölgesinde bir pınarın yanı başında oturmuşlardı. Ali Fuat Cebesoy’un annesinin hazırladığı köfte, sigara böreği ve haşlanmış yumurtayla birlikte satın aldıkları bir kilo üzümü afiyetle yemişler, yemekten sonra da pınarın buz gibi suyuyla ellerini yüzlerini yıkamışlardı. Oradan ayrılırken Atatürk: “Fuat”, dedi. “İnsan yaşlandıktan sonra şehrin gürültülü hayatından muhakkak uzaklaşmalı böyle sakin ve ağaçlık bir yere çekilmelidir. Bak, şu karşıdaki köşk insanın ruhuna nasıl bir ferahlık veriyor”.

27 Aralık 1919’da Dikmen sırtlarından baktığında, çorak ve tozlu bir Ankara görmüştü. Yeşilliğin hasretini İstiklal Harbi boyunca çekmişti. Çankaya’yı oturmak için seçmesindeki neden buradaki birkaç ağaç ve onların rüzgârlı günlerde çıkardıkları hışırtıydı.Ankara’yı başkent seçerken “Burada ağaç bile yaşamazken nasıl olur da insan yaşar”diye karşı çıkanlar olmuştu. Ankara’yı başkent seçmekteki amacını şöyle açıklamıştı:

“… Ben Ankara’yı hükümet merkezi yapmakla tamamen başka bir hedef güttüm. Türk’ün imkânsızı imkân haline getiren kudretini tüm dünyaya bir kez daha tekrar etmek istedim. Bir gün gelecek şu çorak tarlalar yeşil ağaçların çevirdiği villâların arasından uzanan yeşil alanlarla bezenecek…Hem bunu hepimiz göreceğiz. O kadar da yakında olacak.”

Atatürk bu ağaçlandırma işlemine, ot bitmez denilen Atatürk Orman Çiftliği’nden başlamıştı. Oysa uzmanlar bile burada ağaç yetişmez dediğinde,Atatürk ayağını sertçe yere vurarak “Bu toprak mı? Dikeceğimiz de fidan mı? Serpeceğimiz de tohum değil mi?” demiş ve ilave etmişti: “Niye olmasın efendim, niye olmasın. Mutlaka ve mutlaka yetiştireceğiz” diye yeşil hasretini kudretiyle yenmişti.  Çiftlik kurulurken bir çadır yaptırmış, ama çoğu zaman yakıcı güneşin altında akşama kadar çalışmaları takip etmişti. Her gün arabalarla çaydan bidonlar içinde sular taşınmış, her ağacın dibine dökülmüştü. Bunların kontrolünü bizzat Atatürk yapmış, çiftliğin ağaçlandırılmasıyla bizzat ilgilenmişti. Ağaçların hemen hepsinde hakkı vardı.İstanbul’un büyük ağaçlarını gördüğü vakit “Bunlar da güzel amma, biz yapraklarının ve dallarının,her yıl nasıl büyüdüğünü görmüş olduğumuz ağaçları,daha çok seviyoruz” diye de tatlı bir kıskançlık duyardı.Ağaçlar büyüyüp ilkbaharla birlikte yeşerince ve yaprak attıkça adeta bir çocuk gibi sevinmişti. Artan yeşillik halkı, akın akın ağaçların altına çekince de Atatürk iyiden iyiye neşelenmişti.

Orman çiftliğinin çorak günlerinin hatırası olan yaşlı bir iğde vardı. Birisi kesmişti. Neşesi kaçtı. Kim niye kesmişti ki! “İğde eski ve çelimsiz bir ağaçtı. Fakat yaşayan ve baharda güzel kokularını etrafa saçan bir varlıktı”, demişti.“Söğütözü” denilen bir yer vardı; burada bol su, bir küçük havuz ile ilk zamanlarda belki yüz kadar yetişmiş söğüt ağacı vardı. Atatürk bu söğütlerin altında bağdaş kurup oturmayı severdi.Buraya küçük bir kulübe, onun deyişiyle koliba, yaptırmak istedi. Fakat kulübe için ayırdığı yerde yirmi-otuz söğüt ağacı vardı. Bunları kesmeden kulübe yapılamazdı. Söğütlere bir türlü kıyamadı. Düşündü… Taşındı… İşin başına geçti, onları topraklarıyla birlikte yan tarafa taşıttı.

Latife hanımla evlendikten sonra köşk onarılmış, bahçe düzenlemesi için bir uzman getirilmişti. Yapılacakları anlatan uzmanın“Yolu engellediği için bu ağacı keseceğiz” demesi üzerine gözleri çakmak çakmak olanAtatürk; “Vay beyim vay, senin ömründe öyle bir ağaç yetiştirmişliğin var mı ki fütursuzca keselim diyorsun?”demişti.Çankaya’nın eski köşkünün önünde yeni dikilmiş Akasya ağaçlarını bahçıvan fazla budamıştı. Bahçıvanı bilgisizlikle itham etti. Kendi adını taşıyan bulvara, çam ağaçları dikilmişti. Çok sevindi. Çünkü bu ağaçlar Ankara’nın tarihiydi, ona göre ağaç demek, tarih demekti.

Mayıs 1922’de Ankara’ya gelen Ali Fuat Cebesoy’u Çankaya’da çiçek tarlalarının arasında kabul etti.Silah arkadaşlarından biri ötekine, Moskova’yı anlatırken diğeri de ondanSakarya Zaferi’ni sormuştu. Atatürk bir ara, filizlenen çiçek fidanlarınıgöstererek neşesini şu sözlerle belirtti:“Bakınız Ali Fuad Paşa. Bunlar da, bizim Ankara toprağı üzerinde kazandığımız zaferler…”

Kurtuluş Savaşı günlerinde, Atatürkkendi masası için istediği bir demet çiçeğibulamamıştı. Cumhuriyetin ilan edildiği günler İstanbul’un ünlü çiçekçisi YorgoSabuncakis’ten Ankara’da bir hafta içinde bir çiçekçi dükkânı açmasını istedi. Ancak çiçekçinin korkusu “Bu şehirde kim ondan çiçek alırdı?” Ankara’da o tarihlerde doğru dürüst bir manav bile yoktu. Atatürk ona: “Kime çiçek satacağını soruyorsan, bana tabii…” diye karşılık verdi. “Kimse çiçek almazsa, hepsini ben alırım.” Çiçekçi dükkânı açıldı.

Çankaya’daki Yaverlik Dairesi genişletilecekti. Atatürk’ün onayıyla bu işlem o İstanbul’daykenyapılacaktı. Ankara’ya dönüştehemen bu binayı görmek istedi. Binaya doğru yürüdü. Olması gereken bir ağaç yerinde yoktu ve kesildiğini öğrenince binayı görmekten vazgeçti.

Yine Çankaya köşküne girerken bir ağacın dalı büyümüş otomobil girişini bayağı engellemeye başlamıştı. Bu dal kesilmeliydi. Bunu duyan Atatürk: “…odalkatiyenkesilmeyecek,onoktayaisabetedenyeri alçaltsınlar, geçişi böyle temin etsinler. Tamam mı?” diyerek emir vermiş ve birkaç gün sonra gerekli işlem yapılmıştı.

Çorak Ankara, onun inancı ve iradesiyle yeşil Ankara’ya dönmüştü. Sadece ağaçlara ve insanlara değil, çeşit çeşit böcekler ve kuşlara da yuva olmuştu.

Florya evi yapılırken çevresiyle ilgilenmiş, çam ağaçlarından oluşan küçük bir ormanı düzenletmiş, bu alana da Atatürk Korusu adı verilmişti.

Yalova köşkünü, bir ağaç dalını kestirmemek için 4.8 metre kaydırmış, köşkün adı “Yürüyen Köşk” olarak kalmıştı. Yalova Kaplıcalarının bahçe bakımında burayı sık sık ziyaret etmiş ve hangi ağacın nereye dikileceğini sigara paketlerinin arkasına bizzat çizerek göstermişti. Kışın bile ormanı dolaşmış, baharda kır çiçeklerini toplayıp papatyaları yakasına takmıştı. Çiçek fidelerinin yetiştirildiği ve etrafı ağaçlarla çevrili olan camekânlı seraya, her gelişinde hep aynı ağacın altında oturmuştu. Atatürk öldükten sonra bu ağaç bile kurumuştu.Yalova’da kurdurttuğu Millet ve Baltacı Çiftliklerinde yetişen fide ve fidanlar bu bölgenin ihtiyaçlarını karşılamıştı.

5 Haziran’da Savarona’ya taşındı. Hastaydı. Ali Fuat Cebesoy ve Fethi Okyar’ı yanına çağırttı. “Fuat Paşa” dedi, “iyileşir iyileşmez Alemdağ’ına gidelim, yine kuru köftemizi, haşlanmış yumurtalarımızı, sigara böreklerimizi yanımıza alalım. Acaba o asırlık ağacın dalları gölge veriyor mu? O ufak pınarın suları yine buz gibi soğuk mu? Yoksa zaman onu da kurutmuş mu?”

Son günlerinde yataktan kalkmakta bile zorlanmıştı. Yatağının tam karşısında yeşili bol bir tablo vardı. Ona bakarken dinlendiğini, kendisini o yeşillikler arasında hissettiğini söylemişti.Atatürk yeşile olan hasretini Sabiha Gökçen’e şöyle ifade etmişti.

“… Doğanın bu mevsimde suya hasreti vardır..Gökten gelmeyen suyu insan eli götürmeli.. Ağaçları, bitkileri, çiçekleri susuz bırakmamalı.. Ah bir kere ormanlara gidebilseydim.. Şöyle yerimden sağlıklı kalkıp, kimsenin yardımını istemeden yürüyerek osafağaçdenizininyeşilliklerindealabildiğimkadardolaşabilseydim…”

“… Evet bir özlem duyuyorum içimde. Büyük bir özlem. Sevdiğim vatanımın bir köşesinde, şöyle ağaçlardan etrafın,hatta ve hatta gökyüzünün bile görülmediği bir köşesinde planını kendimin çizeceği küçük, mütevazi bir ev olsun istiyorum. Gideyim oraya, çiçeklerle uğraşayım, kuşlarla uğraşayım, ağaçlarla haşır neşir olayım. Tıpkı mutlu sade yurttaşlarım gibi yaşayıp gideyim öylece. Acaba bu mümkün olabilecek mi? Sanmıyorum. Gençliğimden beri düşlediğim şeydi bu. Rahmetli anneme de böyle söylerdim: Küçük ağaçlar arasında bir ev yaptıracağım size,orada birlikte mutlu yaşayıp gideceğiz.Onun da hoşuna giderdi bu sözlerim.Sevinçten parlardı gözleri.İçimdeki duyguları anlatabilmekte güçlük çekiyorum. Bu yeşil tutkusunu, bu ağaç sevgisini…”

Afet İnan yanına girdiği zaman “Bana memleketimizin ormanlık güzel yerlerinden tanıdıklarını anlat, oralara gidelim, ağaçlar altında dolaşabileyim, basit bir hayata kavuşalım, arzum yeşillik ve ağaçlık fakat yaz kış yeşil duran ağaçlar arasında olmaktır”” demişti.

Atatürk kendi elleriyle büyüttüğü ağaçları çok sevmesine rağmen ölmeden evvel diğer tüm mallarını nasıl devletine, milletine bağışlamışsa, bu çok sevdiği ağaçları ve çiftlikleri de milletine bağışlamıştı, çünkü O’nun parada, malda hiç ama hiç gözü olmamıştı.

O’nun tek serveti Türk Milletinin varlığıydı.

Atatürk bir ağacın dalına kıyamazken, yüz binlercesinin canına kıyıldı.

Türk Milletinin ruhu duymadı!

Kaynak: Selman Yaşar, Atatürk’te Doğa Sevgisi, Türk İslâm Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 26, 2018-Yaz, s. 59-83.

Dr.Gülhan Seyhun

Dr.Gülhan Seyhun

1968, Burdur doğumlu. 1986’da GATA Sağlık Meslek Lisesinden, 1990’da GATA Hemşirelik Yüksek Okulundan, teğmen olarak mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde görev yaptıktan sonra 2014 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanlarında iki yüksek lisans, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde doktora derecesi aldı. “Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri, II. Dünya Savaşı Dönemi” kitabını yazdı. Toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Dr. Gülhan Seyhun, en büyük problemin çocuklara kötü örnek olan yetişkinlerde olduğu inancında. Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevdalısı olarak yaşayan Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı ve dansa tutkun bir akademisyendir. Evli ve iki çocuk sahibidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ