Alexa
Medya Siyaset

“O Davanın Savcısıyım” diyenler rahat mısınız?

“O Davanın Savcısıyım” diyenler rahat mısınız?

2007’de bir gecekonduda
başlamıştı her şey.

4 bin 400 gün sonra her şeyin
tamamen kumpas olduğu ortaya
çıktı.

Ergenekon Davası sürerken birileri;
“Türkiye bağırsakları temizliyor,
Ben bu davanın savcısıyım.”
diye
hava basıyordu.

Yüzlerce sanıklı bir davaydı bu.

Sonunda hepsi beraat etti.

Keşke hepsi yaşasaydı.

Kimi kansere yakalandı,
kimi intihar etti, kimi de kahrından öldü.

Ali Yarbay intihar etmişti.

O günlerde başka bir yayın organında
şu yazıyı yazmıştım.

Uzun bir yazı…

Siz Değerli takipçilerimiz zaten
zahmet buyurup okuyorsunuz.

Özellikle o davanın kumpas davasının
havasını basan canlılar okumalı.

Tabii okuyabilirlerse…
***
İşte o yazımız;

“Tek suçu Alevi olmaktı…”

Soğuk bir Şubat günü,
Hüseyin Bey ve Satı Hanımın
beş çocuğundan biri olarak Ankara’da
dünyaya geldi.

Takvim yaprakları,
11 Şubat 1967’yi gösteriyordu.

Kendi halinde bir aileydi Tatar ailesi.

Keçiören’de bir gecekonduda
oturuyorlardı. Tatar değillerdi.

Sivas Gürün
Yuva Köyü’ndendiler aslen.

Baba Hüseyin ismini koyarken
çok düşündü. Sağa sola danıştı.
Aklında Ali vardı, koysa olmayacaktı.
Çok inançlıydı. Hazreti Ali’yi çok seviyordu.
Ali Halife, İslam’ın Aslanı.

Çocukları Hasan Hüseyin.
Kendi Hüseyin. O ismi koyup koymama
adına kendince çelişkiler yaşıyordu.
“Bana ne” dedi. “Ali benim aşkımsa
evladım da Ali olur” diyerek
Ali koydular ismini…

Anne Satı’da bir sevinç
bir sevinç sormayın.

Büyümeye başladı Ali.
Ne ki, zaman su misali çabucak geçiyor.
Onu gören “amma çatık kaşlı ha” demeden
edemiyordu.

Arkadaşları futbol oynarken,
o kaşları çatık bir şekilde bir kenarda
türkü söylerdi.‘Yahu Ali sesin işe yaramaz
gel top oyna belki futbolcu olursun”
derdi
arkadaşları.

Bir bakması yeterdi susmaları için.
Öyle de olurdu.

İlkokul, orta okul derken,
lise çağları geldi çattı.

Lisede daha ciddi bir şekilde,
derslerini çalışıyordu. Babasının annesinin ve
kardeşlerinin yüzünü kara çıkarmama
derdindeydi.

Okuyup büyük adam olacaktı.

Göz açıp kapayıncaya kadar, lise de bitti.

Üniversite Sınavlarına girdi,
Hacettepe’yi kazandı. Bir çırpıda bitirdi.

Hemen her Eğitim Fakültesi mezunu
gibi aynı kaderi yaşadı.

Atama bekledi.

Çalışması da gerekiyordu.

Ailesine katkı sağlamak zorundaydı.
Deniz Kuvvetleri Komutanlığı bir sınav açmıştı.

Ali Tatar ‘fırsat bu fırsat’ dedi girdi sınava.

Kazandı.

3 Ay askeri eğitim aldı.
Çok zekiydi.

Peygamber Ocağına çabucak
uyum sağladı.

Ali Teğmendi artık O…

Onu uzun zamandır görmeyenler
haberi alınca; “Demek bunun için kaşları
hep çatıktı. Çakı gibi asker olacak Aslan Ali”
demeye başladılar.

Saz çalmayı da çoktan öğrenmişti.

Sesi güzel olmamasına rağmen yüreğindeki
güzellikleri anlatıyordu. Vatan sevgisi,

Doğa sevgisi, İnsan sevgisi, Hakk sevgisi en üst
düzeydeydi. Çatık kaşlıydı belki ama incinse de
asla incitmezdi.

Deniz Astsubay Hazırlama Okulu,
Deniz Lisesi, Karamürselbey Eğitim
Merkezi Komutanlığı, Deniz Harp Okulu ve
Deniz Eğitim ve Öğretim Komutanlığında
görevler yaptı.

Ailesi gurur duyuyordu.

Onları hiçbir zaman ihmal etmedi.

Çok disiplinli bir komutandı.

Şu an Deniz Kuvvetlerimizde görev yapan
çok sayıda eğitim uzmanını O yetiştirdi.

Çok sertti.
Görev bitti mi, bir meleğe dönerdi.

“Önce vatan, önce görev” derdi hep…

Bir kız sevmişti…

Açılamadı önce. Aylarca uğraştı.
Araya arkadaşlarını koydu.
Sevdiği kız bakışlarından çekiniyordu.
Ama aklından da çıkarmıyordu.

Israrlara dayanamadı.

Aman Yarabbi o da ne!
Meğer kız daha ilk gün aşık olmuştu.
Sert bakıyordu ama ozan ruhu taşıyordu.

En önemlisi Ali ismi ona
emanet edilmişti.

Ozanlığını konuşturmuştu.
Birkaç dörtlük okudu kızı
kendine bağladı.

Bir çiçekle,
Nilüfer Hanım’la evlendi.

Çocukları oldu. Güzel anlamına gelen
Gökçen ismini koydular.

İyi bir baba, iyi bir komutandı.

Görevdi, çocuk büyütmeydi derken,
10 yıl geçti. Gökçen 10 yaşını doldurduğunda,
Ali Tatar da Yarbay olmuştu…

Ülkede bir anda ciddi bir
hareketlilik başlamıştı.

Televizyonlar, gazeteler haber üstüne
haber yapmaya başlamışlardı.

Adına Ergenekon denen bir örgütün
Türkiye’yi bitireceği söylentileri yayıldı.

Her gün bir kuvvet komutanı ve bağlantılı
olduğu iddia ettikleri insanlar göz altına alındı,
hapishanelere atıldı.

Gazeteciler, profesörler, kamuoyunun
yakından tanıdığı isimler tek tek cezaevine
konuyordu…

Ali de onlardan biriydi. Yarbaydı.

Bir suç bir iddia gerekti.

Gürün Yuva’lıydı, suçu saz çalmaktı
öğrendiğim kadar. Adı Bahtiyar değildi.

Ali’ydi. “Alevi”
“Köyünde anarşist yetişiyor” dediler,

Onu da aldılar.

Hayat arkadaşı Nilüfer Hanım,
Güzel Gökçen başta olmak üzere tüm
akrabaları ve arkadaşları tedirgin oldu.

Öyle böyle değildi.
Tarifi olmayan  bir tedirginlikti bu.

Herkes birbirine sarılıyor,
moral vermeye çalışıyordu.
Gökçen’de çıt yoktu.
Dua ediyordu içinden.
“Babama kavuşacağım” diyordu arkadaşlarına.

Nitekim öyle oldu.

Yarbay Ali, 5 Aralık 2009 tarihinde
tutuklandı.

Hasdal Cezaevi’ne konan Ali Tatar
16 Aralık’ta tahliye edildi.

Gökçen’in duaları kabul olmuştu.

Evde hüzün yerine neşe vardı.
Sofra kurulurken Yarbay Ali tüm hane
halkına türküler söylüyordu.

Artık hiç kimse sesin kötü demiyordu.
Umurlarında bile değildi.
Yüzler gülüyordu artık…

Sonra birden telefon çaldı.
Açtılar.

Arayan Kurmay Başkan’ıydı.
Ali Komutan’ın birliğe gelmesini
söylemişti.

Gitti Ali…

Döndüğünde elinde bir tebligat vardı.
Savcı tahliyesine itiraz etmiş, kabul edilmişti.

Yüzler bir anda buz gibi oldu.

Ali Tatar:
“O deliğe bir daha girmektense
ölürüm”
diyordu.

Herkes kendisine moral vermek için
seferber olmuştu. Eşi Nilüfer evde ne kadar
kesici alet varsa, silah varsa sakladı.

Sabahı zor ettiler.

Ali hiç konuşmadı. Sanki Azrail’le
konuşuyordu.

Onu tekrar cezaevine götürecek
araç kapıdaydı. Etrafı Ali Tatar’ın
sevenleriyle doluydu.

Gözler; “Almayın Ali’yi” der gibiydi.
Bir ses duyuldu. Silah sesiydi bu.
…………..
…….
……………
………. !
Sicili parlak, dosyası takdirnamelerle dolu
Ali Yarbay canına kıymıştı.

Daha doğrusu öldürmüşlerdi…

Gece mektup yazmıştı Ali;
“Sevgili Nilü, ailem ve beni bulan yetkililere,
Öncelikle başınızı öne eğdirecek hiçbir şey
yapmadım. Başınızı dimdik tutun. Ama ben
bu hukuksuzlukla yaşayamam. Belki benim
ölümüm benim durumumda olanların aydınlığa
çıkmalarına vesile olur. İçim buruk.
Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara
kırgınım. Yaşadıklarımı ikinci defa kaldırmam
mümkün değil…O deliğe bir daha dönmektense
mezara girmeyi tercih ederim… Bu şekilde ölmeyi
hiç istemezdim. Böyle bir ölüme en çok karşı çıkan
insanlardan biri de benim. Ama kader böyleymiş.
Hepiniz hakkınızı helal edin. Beni rahmetli babamın
yanına gömün. Eşimi ve Gökçen’imi size emanet
ediyorum. Kızımı ve eşimi yalnız bırakmayacağınızı,
bu işin peşini bırakmayacağınızı biliyorum.
Tek tesellim sizleri son bir defa, hep birlikte
görmek oldu. Gökçen’im derslerine çık iyi çalış.
İyi çalış ve önemli yerlere gel ki, benim hesabımı
sorabilesin. Hukuksuzluk sürecine hukuk adına saygı
gösterilemez…Bu şekilde giderseniz ne yönetecek
ne bir ordu ne yaşayacak cumhuriyet, bir ülke
bulamayacaksınız… Şunu bilin ki, en küçük suçu ve
günahı olmayan ben bu yapılan hukuksuzluğa
isyan ve bu karanlığa bir nebze ışık olabilmek için
hayatıma son veriyorum”
***
Bir hayat bu kadar
kolay son bulabilir mi?

İnsanın kabul etmesi çok zor.
Gazeteler, Televizyonlar;
“Yarbay İntihar etti” şeklinde
haberi verdi geçti.

Kimse bu Yarbay’ın başarılarından
söz etmedi. Edenler de bir elin beş
parmağını geçmedi.

Gökçen hiç konuşmadı.

O konuya hiç girmedi.
Biricik Babasının vasiyetini kalbi gibi
taşıyordu.

Şu anda 15 yaşında.

Müjdat Gezen sanat evinde
tiyatro eğitimi alıyor.

Hayali konservatuvar. Ancak zaman zaman
hukuk okumak istiyor. Çok zeki bir kız,
eminim hukuk eğitimini de alacaktır.

Annesi Nilüfer Tatar adaletin yerini bulması için
bütün gücünü kullanıyor. Ali Komutan geri
gelmeyecek elbette.

Manevi huzura ermek onlar için çok önemli.

“Son nefesime kadar savaşacağım” diyor.
Kin ve nefret mi?

Asla…

Ali Komutan da öyleydi.

Çok incindiler ama incitmeyecekler.
Tek istekleri adaletin tecelli etmesi.
***
Yarbay Ali Tatar’ı yazmaya çalıştık.
Evet O Aleviydi. Aleviler bu ülke mozağinin
en önemli parçalarından biri değil mi?
Barışın, kardeşliğin, paylaşımın ve
sabrın temsilcileri değil mi?

Hep dışlanmadılar mı?

Onları öcü gibi görmek kadar,
kabul etmemek kadar aşağılık
bir durum.

Gel de Pir Sultan’ı anma;

İman eder amel etmez,
Hakk’ın buyruğuna gitmez.
Kadılar yaş yere yatmaz,
Hiç böyle şeytan var mı?
***
19 Aralık 2009’da bu dünyadan
ayrıldı Ali Tatar…

Üç fidan, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve
Yusuf Aslan başta olmak üzere çok sayıda
haksızlığa uğramış isimlerin olduğu
Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda yatıyor.

Şu mahkeme kararı ise,
vicdanlara batıyor;

“4- a- Şüpheli Ali Tatar’ın üzerine atılı
uyuşturucu madde satışını kolaylaştırmak
suçunu işlediğine dair soruşturma başlatılmasına
esas alınan 15/07/2009 tarihli ihbar mektubu
dışında somut delil ve emare elde edilemediğinden,
bu suçu işlemediği anlaşıldığından kamu adına
takibat yapılmasına yer olmadığına…
CMK’nın 172. maddesi gereğince karar verildi.”
***
Zaman onu haklı çıkardı…

Ama O göremedi…

İşte böyle…

Geç gelen adalete,
Adalet denir mi?

Ya da gidenler geri gelir mi?
Tüm vicdanlara soruyorum.

Fethi Akar

Fethi Akar

"Bir hiç... Birlikten dirlik, sevgiden aşk doğar anlayışını benimseyen, Milli Birlik, Milli Beraberlik ve Milli Ruh peşinden koşan Türkiye Cumhuriyeti delisi..."
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ