Alexa
Medya Siyaset

Osmanlı Çökerken

Tarihte kurulan ve yıkılıp yok olan Türk Devletlerini say denildiğinde acaba hangimiz tam sayıyı verip ayrıntıya girebiliriz? Nasıl kurulmuş ve neden, nasıl yıkılmış sorusuna yanıt veremez isek“ Türkiye Cumhuriyeti devleti ilelebet payidar kalacak “  özdeyişi anlamını yitirmez mi?

Osmanlı Çökerken

Her ne kadar aksini söyleyip, hiçbir düşmandan korkmadığımızı, iç ve dış tehditleri bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da yok etmeye muktedir olduğumuzu söylesek de aslında korkuyoruz.

Korkmaktan utanmayalım. Korkmayacak kadar duyarsız olup, olası tehlikelere karşı önlemimizi vaktinde almaz isek asıl o zaman vatan savunmasında aciz kalmak kaçınılmaz olur.

Emperyalist batılı ülkelerin Sevr anlaşmasını yeniden dayatma arzu ve iddiaları,bir zamanlar medyada fazlaca dillendiriliyordu. İşte bu iddialara karşılık rahmetli Ecevit’in   “ Sevr’i yeniden hortlatmak günümüz koşullarında olanaksızdır “ şeklinde bir açıklama yapmış olduğunu anımsıyorum.

Büyük bir yurtsever olan, Kıbrıs Fatihi unvanını hak ederek kazanmış olan Ecevit bile her ne sebeple olursa-olsun, zaman-zaman yanılıp tehlikeyi görmeyebiliyordu demek ki.

O Ecevit ’ki Başbakanlığı döneminde “ Avrupa Birliği pazarlıklarında muhataplarına;“ Kıbrıs sorununu masaya getirdiğinizde Türkiye o masada oturmaz “ demiş ve yine rahmetli İsmail Cem’le birlikte sözünün arkasında durarak görüşmelere son vermişti. Başta Tony Blair olmak üzere anlı-şanlı AB liderleri geri adım atarak gece yarısından sonra Ankara’ya çıkarma yapmak ve gönül almak zorunda kalmışlardır. Bir zamanlar bu kadar da itibarlı idik demek gelmiyor mu içinizden?

Sayın Ecevit bu düşüncesini savunurken kuşkusuz ki 80 milyonluk Türkiye’yi Sevr haritasına sıkıştırmak olanaksızdır diye düşünüyor olmalıydı. Oysa bugün görüyoruz ki topraklarımızdan belli parçaları koparmak için önemli adımlar atılıp,  uygun ortamlar yaratılmaya çalışılıyor. Hükümetlerimiz muhtemel oldu-bittilerekarşı savaş vermiyorlar mı? Suriye’nin kuzeyinde, Türkiye’nin güneyinde, İsrail kontrolünde, Irak’ın kuzeyinde olduğu gibi bir Kürdistan kurulmasını önlemeye çalışmıyorlar mı?

Devamında Türkiye ve İran’dan koparılacak parçalarla birlikte Büyük Orta Doğu ( BOP ) projesinin son halkasını tamamlamak istemiyorlar mı?

Tarihte kurulan ve yıkılıp yok olan Türk Devletlerini say denildiğinde acaba hangimiz tam sayıyı verip ayrıntıya girebiliriz? Nasıl kurulmuş ve neden, nasıl yıkılmış sorusuna yanıt veremez isek“ Türkiye Cumhuriyeti devleti ilelebet payidar kalacak “  özdeyişi anlamını yitirmez mi?

Evet, sevgili dostlar, uzatmaya gerek yok, ülkemiz bugün büyük bir tehlike altındadır. Bölgemizde pek dostumuz kalmadığı gibi düşmanlarımızın sayısı hiç olmadığı kadar fazladır. Korkmalıyız, korkuyoruz, daha doğrusu korkmaktan korkmamalıyız ve önlem almalıyız.

Ahmet Emin Yalman’ın Doktora tezi olarak Columbia Üniversitesine sunduğu çalışma kabul edilerek 1914 yılında yayınlanmıştır. MODERN TÜRKİYE’NİN GELİŞİM SÜRECİNDE BASIN 1831-1913 adlı doktora tezini içeren kitaptan alıntılar sunmak istiyorum sizlere. Yaşanmışları anımsayalım, işlediğimiz hataları tekrar işlemeyelim diyorum.

Ahmet Emin Yalman; Osmanlı’nın sonunu ve Cumhuriyet’imizin kuruluş süreçlerini yaşamış bir gazeteci

Abdülhamit, II. Meşrutiyet, Tek Parti, millî Şef ve Demokrat Parti dönemleri gibi karakteristik dönemlerde yaşamış.                                                                                                                                           Aşağıdaki satırlar kitaptan aynen alınmış olup, yorum yapmaktan kaçınılmıştır. Basın bugün olduğu gibi o gün için de ülkenin içinde bulunduğu koşullara ayna tutmaktadır.

[Sultan II. Mahmut’un gazete kurulmasına dair fermanı:

“ Bir gazete çıkartılması uzun zamandır idealimdi. Ancak zaman bunun için uygun değildi ve ben bekledim. Şimdi zamanı geldi ve dinimize aykırı bir tarafı olmadığı gibi herkes tarafından da yararlı görüldüğünü göz önüne alarak artık bir gazetenin yayınlanmasına başlanmasını istiyoruz. “

Hatta bazıları Türk hükümetine nota vermek suretiyle bir yandan şikâyette bulunurken,diğer yandan gazeteciliğin taşıdığı tehlikelere dikkat çekerek Babıali’yi korkutmaya çalıştı. Allahtan bu defa kendi gücüne güvenen Sultan Mahmut Avrupalı dostlarının bu uyarılarına kulak asmadı.                    ( sanki bugünkü S400 kavgası gibi. Padişah gazete çıkarmaktan korkuyor)

1876-1908 dönemi tam bir Abdülhamid dönemidir. “ Günlük hayat ve bu dönem içinde ele alınabilecek her türlü faaliyet bir şekilde bu habis dâhinin, Sultan Abdülhamid’in tesiri altındaydı. Onun tek düşüncesi kendi varlığını ve gücünü idame ettirmekti. Geri kalan her şey onun gözünde, zekâca kendinden çok daha aşağı seviyedeki birçok muhalife karşı oynamaktan memnuniyet duyduğu heyecanlı bir savaş oyunuydu.

Dindar kesimin ileri gelenlerinin çoğu ve ilahiyat öğrencileri sorunlara çare olacak bu yeni fikirlere inanmış ve büyük devlet adamı Mithat Paşa’nın destekçisi olmuşlardı. Önde gelen gazeteci Ziya Bey’e neredeyse bütün payitaht büyük bir hayranlık besliyordu.

Sadrazam Mithat Paşa ateşli bir özgür basın taraftarıydı.

Bu arada yeni Osmanlıların yıllardır hayalini kurdukları hayal gerçekleşti. 23 Aralık 1876 tarihinde liberal bir anayasa ihtişamlı bir şekilde ilan edildi.

Ne var ki, bu heves ve sürpriz fazla uzun sürmeyecekti. Mithat Paşa beklenmedik bir şekilde sürgüne gönderildi. Vatanseverlik heyecanı içinde Fransız İhtilali’nin tüm asil anahtar kelimeleri unutuldu.

Saray ve padişah tüm idarenin merkezi oldu. Çeşitli kampanyalar bile bizzat padişah tarafından yönetiliyordu. Abdülhamid’in tek derdi kendisi ve saltanatının sürmesiydi. Bu düşünce ile hükümet işlerinin en ince ayrıntısına kadar bizzat ilgileniyordu.

Basın, sultanın günlük işleri arasında önemli bir yer tutuyordu. Bütün gazeteleri okuyor ve gerekli gördüğü yerlere derhal müdahale ediyordu.( devlet yönetimine nasıl vakit bulabiliyor merak ediyoruz. )

İktidarı boyunca iflah olmaz gördüğü idealistleri sürgüne göndermeyi, bazılarını parayla, bazılarını da makam ve unvanlarla satın almayı sürdürdü. Eğitimsiz ve tutucu kesimlerin duygularını da dini ve milli söylemlerle istismar etti. Sonuç olarak o eylemci ve coşkulu basın bir yıl içinde bütün dinamizmini kaybederek sultanın elinde kullanmaya hazır bir oyuncak haline geldi. Basına uygulanan vergi sistemi sürüyor ve neredeyse bir gazetenin kendi ayaklarının üzerinde durabilmesini imkânsızkılıyordu. Öte yandan sultana biat eden gazetelere bol miktarda yardımlar yapılıyor ve bunlar cömertçe ödüllendiriliyordu.

Padişahın özel yatlarından birine top yerleştirilerek yardımcı savaş gemisi olarak kullanılması yolunda verdiği talimat 11 ağustos 1877 tarihli Müsavat gazetesindeki bildiriliş şekli bu konuda iyi bir fikir verecektir.

Şahsı kutsal niteliklerle dolu bulunan ve harbin başından beri esas amacı Devlet-i Ali’nin kutsal haklarının korunması için ordunun gereksinmelerini en üst düzeyde mükemmelleştirmek olan aziz velinimetimiz Padişah Hazretleri bugüne kadar bu yolda gösterdiği gayretlere ilaveten bir ferman lütfetmiş ( Tahtın aziz sahibinin emirleri her zaman iyilik ve cömertlik doludur. )ve İstanbul isimli imparatorlukyatının ki şahsiyeti fevkalade nitelikler taşıyan aziz padişahımızın kişisel hizmetindendir, bir top ile teçhiz edilmesini ve imparatorluk donanmasına katılmasını emretmiştir. Bu emrin gereği derhal yerine getirilmiştir.

Müsavat’ın 13 Ağustos 1877 tarihli nüshasında  “ Avrupakayıtsız ve ilgisiz tavrı ile insaniyet ve medeniyet tarihine kara sayfalar yazmış, işgalci düşmanları tek başına püskürtmek suretiyle bu sayfaları yeniden aydınlığa çıkartmak ise Osmanlılara düşmüştür “ deniyordu.                                                      ( Suriyeli göçmenler için yaptığımız 40 milyar dolarlık harcamalar için batılıların sözlerinde durmayıp bütün yükü ülkemize yüklemelerine dair feryadımızı anımsatmıyor mu? )

Ağustos 1977de Ermeni harfleri ile Türkçe basılan Tercüme-i Efkar gazetesi bir makale yayınlayarak, Türk basınının yurt dışında itibarının olmadığını, okurlarını etkilemediğini, diğer ülkelerdeki basın tarafından ciddiye alınmadığını hatta alay edildiğini, alıntı da yapılmadığını belirtti. Netice olarakda Osmanlı basınının gerçek bir değeri olmaması nedeniyle böyle bir muameleyi hak ettiğini ve daha etkili olabilmek için niteliğini artırmak zorunda olduğunu ifade etti.

Mithat Paşa Taife’te kendisi gibi özgürlük savunucusu çok sayıda devlet adamıyla birlikte gönderildi ve 1884 yılında bir başka mahkûmla birlikte boğularak öldürüldü.

Padişahın politikası;  kendisi için tehlikeli gördüğü tüm unsurları bölerek ve birbirine düşman ederek mevcut durumu idame ettirmeye çalışıyordu. Bu amaçla kullandığı en müthiş silah ise dindi.

Mütedeyyin kitleler önünde ve İslam dünyasında dini lider olarak itibar kazanmak için her türlü hileye başvuruyordu. Ayrıca geniş kitleler üzerinde toplumun eğitimli kesimlerine karşı duyarlılık yaratmada ve bu cahil kesimlerin eğitimlileri hakir görmelerini sağlamada giderek başarılı oluyordu.               ( okumuşlara karşı olan Rektörümüzün kulakları çınlasın. )

1894 yılında Ermenilerin yaptıkları katliamlar Türk vatanseverleri arasında infial uyandırdı. Özellikle öğrenciler Hamid rejimine karşı acilen harekete geçilmesi gerektiğini düşünmeye başladılar. Dört tıp öğrencisi İttihat ve Terakki Cemiyeti adlı gizli bir örgüt kurdular. Bu örgüt hızla yayıldı.

Sevilen gazeteci Murad Bey’in ( Mizanca Murat ) Mısır’a kaçması harekete ivme kazandırdı. Komite Murat beyi yurt dışında temsil ve önce Mısır, sonra İsviçre de komitenin organı olacak bir gazete çıkarmakla görevlendirildi.

1897 yılında öğrenciler sarayın önünde bir gösteri yapmayı planladılar. Fakat Sultan’ın hafiyeleri bunu haber aldılar. Korkunç işkencelerden sonra tutuklananlardan 88 i mahkûm oldu. Bunlardan 13’ü idam edildi.                                                                                                                                               ( günümüzün gezi direnişçileri şükretsinler 1897 de doğmadıkları için. )                                    Fransa; Abdülhamid’in ısrarı üzerine Ahmet Rıza Bey’in Meşveret Gazetesinin yayınınıdurdurmayı ve editörünü de yurt dışına çıkarmayı kabul etti.Fransız basınının tepkisi üzerine sadece “Jön Türk yayınlarının Fransa’da dağıtımının yasaklanması “ olarak değiştirildi. Ahmet Rıza Bey İsviçre’de yayın faaliyetlerine devam etmeyi tercih etti Fakat Abdülhamit rüşvet vererek gazete matbaa makinesini satın aldı.

1902 yılında ülke nüfusunun farklı kesimlerinden gelen 47 Jön Türk Paris’te Mahmut Paşa’nın en büyük oğlu Prens Sabahattin başkanlığında bir kongre topladı.

Tüm muhaliflerin ortak noktaları Abdülhamid rejimine karşı duydukları nefret, Sultan’ın taht tan indirilerek yerine V. Murad’ın geçirilmesi ve Anayasa’ya dayalı bir sistemin yerleştirilmesiydi.

Bu fırtınalı akım yurt dışında giderek gelişirken, Türkiye’de her şey cansız ve hareketsiz görünüyordu. Gerçekte ise bu yalnızca yüzeyde böyleydi. Budurağan görüntünün altında bütün durumu değiştirecek iki ayrı süreç işlemekteydi. Birincisi, bireyselleşmenin yaygınlaşması, ikincisi ise tek bir bireyin, Sultan Abdülhamit’in güçlü iktidarını rahatsız edecek ve keyfini kaçıracak bu bireyselleşmenin denetim altına alınması için çaba sarf etmesi.

Ziraat ve Veterinerlik okullar dahil, tüm devlet okullarında “ ahlak “ dersi adı altında gençlere ve çocuklara sultana körü körüne itaat ile onun lütuflarına sonsuz minnet duymanın,  hayatlarının en yüce amaçları olduğu öğretiliyordu.

Sonuçlar Abdülhamid için felaket oldu. Okullar halkın her sınıfından gençleri topladı, ne var ki birbiriyle yakın temasta olan bu gençler devrimci fikirlerle tanıştılar ve sonuçta ortaya geniş bir memnuniyetsizler kitlesi çıktı.

Siyasi sürgünler ve diğer muhalifler kara yoluyla dolaşırlar, düşüncelerini ortaya koyabilecekleri ortamlar bulurlar; hatta iletmek istedikleri mesajları bazen kaldıkları odaların duvarlarına yazarlardı. Buralarda konaklayan her bir yolcu bu satırlara bir şeyler ekler ve kendilerinden önce yazılanları görürdü, böylece muhalefetin ateşi uzak diyarlara bile yayılırdı.

Servet-i fünun faaliyetine hiçbir şekilde edebi konulara değinmemesi şartıyla izin verildi. Şiir yasaklanmıştı.

Ne zaman gazeteler ülkenin belli bir yerinde kamu düzeninin mükemmel olduğunu yazsalar, halk tecrübelerine dayanarak orada bir sorun olduğunu bilirdi. Elbette gazetelerin söylediklerine körü-körüne inanan ve tüm dünyası bu yazılanlardan ibaret olan bir kesim de yok değildi.

Sultan bükemediğin bileği öp ata sözüne uygun olarak bazı gazetecilereekselans unvanlarıvermiş, bazılarına ise yüksek dereceli nişanlar ihsan etmişti.

Erzurum halkı kendilerine bir fayda sağlamayacağı gerekçesi ile Şam ile kutsal yerler arasında döşenmesi planlanan Hicaz demiryolu için mali destek vermeyi kabul etmedi.                                                      II. Meşrutiyet sonrası Özellikle sultan tarafından her zaman kayırılmış olan başkentte oturanlar artık vergi ödemek ve askere gitmek zorundaydılar.

Sorun çıkmaması için taht ’ta bırakılan sultan bu durumdan yararlanarak her türlü entrikaya başvurmakta tereddüt etmedi. Basındaki denetimsizliği sürdürerek, anarşi ortamı yaratmayı amaçlıyordu.

Mevcut koşullarda iki ana çizgi ortaya çıktı: İttihat Terakki’ye körü-körüne itaat ya da körü-körüne muhalefet.

Volkan adlı dini siyasete alet eden bir gazetenin yaptığı kışkırtmalara müsamaha edilmesi,

Hatta bu Gazete’nin Saray tarafından gizlice desteklenmesi.

Aynı anlayışla İttihad-ı Muhammedi adlı gerici bir siyasi fırka ve yaptığı gösteriler de hoş görüldü.

Aslında daha 18. Yüzyılda sonu geldiği düşünülen  Osmanlı Devleti bütün toprak kayıplarından yükselerek çıktı. Özellikle yaşanan son kayıplarla sürekli sorun yaratan bu yüklerden kurtuldukça toplumsal gelişmede belirgin bir ivme yakalandı. İmparatorluğun tüm enerjisini yutan hastalıklı topraklarının adeta kesilip  atılması sonucunda oluşan ortamda ülkedeki eksiklikler hiç bu denli açık biçimde ortaya konulmamış, yapıcıeleştiriyebu derece açık olunmamış, kadın erkek eşit bir biçimde bireyselleşme  fırsatı yakalanmamıştı.]

Umarım yukarıdaki alıntılar benim gibi sizde de bazı çağrışımlar a neden oluyordur.

Osman Arıkan

Osman Arıkan

Osman Arıkan

1940 Bursa Orhaneli doğumluyum.İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden ve İstanbul üniversitesi İsletme fakültesi işletme iktisadı enstitüsünden mezun oldum.Özel sektörde yöneticilik yaptıktan sonra kendim bir şirket kurarak ticaret hayatına devam ettim. 1976-12 Eylül 1980 arası CHP il yönetim kurulu üyesi ve eğitim komisyonu başkanlığı yaptım. 1992 seçimlerinde SHP Bursa üçüncü sıradan ön seçimle milletvekili adayı oldum.Fakat Bursa da SHP milletvekili çıkaramadığı için seçilemedim. Halen Sade bir CHP üyesiyim.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ