Alexa
DOLAR 7,6297
EURO 8,9693
ALTIN 465,409
BIST 1094,08
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İzmir 29°C
Parçalı Bulutlu

Sakallı Celal ve II. Abdülhamit

Sakallı Celal ve II. Abdülhamit
16.03.2020 - 17:07
A+
A-

Bizim kuşağın Çetin Altan veya İlhan Selçuk okuyucuları bu isim hakkında çok şey bilmeseler de adını duymuşlardır.

Örneğin; “ Türkiye Doğu’ya giden bir gemidir. Gemi’nin içinde batıya koşanlar, kendilerinin Batı’ya gittiklerini sanmaktalar. “ Bu cümlelerin Sakallı Celal’e ait bir özdeyiş olduğunu bu iki aydınlanmacı merhum ( Çetin Altan kulvar değiştirmezden önce )yazarlarımız zaman-zaman okuyucularına aktarma gereğini duymuşlardır.

Öğrencisi olduğu dönemde adı Mektebi Sultani olan, Galata Saray Lisesi öğrencisi Sakallı Celal 1962 yılında bu Dünya’dangeçinceye kadar Lise’nin geleneksel Pilav Günlerinden hiç kopmamış.

Galatasaray Lisesinin 1962 yılına kadar öğrencisi veya mezunu olmuş olan mensuplarının Sakallı Celal hakkındaki bilgilerinin benim gibilerden daha fazla olduğunu varsaymışımdır hep.

Oysa yanıldığımı bu okuldan mezun ve yaşı yeterli olduğunu düşündüğüm bir arkadaşıma kitaptan söz ettiğimde tanımadığını görünce çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim.

Karaveli’nin kitabından öğrendiğimize göre geleneksel “ pilav günlerine “ herkes iki dirhem bir çekirdek giyinip süslenerek gelirlermiş. Biri hariç: Sakallı Celal Bey! O, her zamanki derbeder ve özensiz; tanımayanlara biraz itici gelen pejmürde haliyle, alnına dökülen, tarak görmemiş kıvrım kıvrım saçlarını ve ta göğsüne inen kırçıllaşmış gür sakalını adeta savurarak gelir, gözleri gülen vakur ve sevecen kalabalığa karışırdı. Ve Hayret 8 Haziran 1962 yılında Hürriyet Gazetesinde verilen bir ilanla ölümü bildirilen Sakallı Celal Bey hakkında o günlerde aylarca kendisinden bahsedilen yazılar ve anılar yayınlanır. “

Vedat Nedim Tör: “ Bıraksalar, Kemalist Ruhlu gençlik orduları yetiştirecekti… “ diyor Sakallı Celal Bey için.

Gerçekten kitabın ilerleyen sayfalarında bu tanımlamayı hak eden bir özgeçmişe sahip olduğuna tanık oluyoruz.

Konuyu bu noktada kesip, Kitap’tan bir başka alıntı yapacağım.II. Abdülhamit ile ilgili.

Bahriyenin; deniz kenarındaki Dolmabahçe Sarayı’nı topa tutarak kendisini devireceğinden korktuğundan Yıldız Sarayına taşınan vesveseli padişah bir gün Bahriye Nazırı “ Müşir “ ( Mareşal ) Hacı Vesim Paşa’dan – nedense – Fransızca “ Désarmez la flot “ sözleri ile top kamalarının sökülmesini isteyebilmişti. Oysa o tarihlerde Osmanlı Donanması Karadeniz’den Kızıldeniz’e kadar geniş bir alanda hizmet veriyor ve çekinilen bir güç olarak biliniyordu.

Padişahın niyetini anlayan Paşa; hiç çekinmeden; -kulunuz Türk’üm ve Fransızca pek anlamam Bildiğim, Donanma’yı güçlendirmekle görevli olduğum ve bunun için maaş aldığımdır. Amaç; Donanma’yı güçten düşürmekse ben buna alet olamam diyebilmiştir.

Tabii bu cevaptan sonra Müşir Hacı Vesim Paşa padişah tarafından ömür boyu ev hapsine mahkûm edilir.

Oysa o tarihlerde Padişah II. Abdülhamit’in güvenini kazandığı bilinen Yahudi kökenli esrarengiz Macar Oryantalist Profesör Arminus ( Hayim ) Vambery  ( 1831-1913 ) İngiliz casusluk örgütüne ulaştırılmak üzere yazdığı anlaşılan 7 Mayıs 1894 tarihli raporuna “ İstanbul’dan henüz döndüm ve size hemen orada padişah ve öteki devlet ileri gelenleriyle yaptığım görüşmelerin izlenimlerini iletmek istiyorum “ diye başlayarak şu ilginç satırları kaleme alıyordu.

-Beni şaşırtan  “ Mısır sorunu “ üzerinde tek bir kelime bile söylememesiydi. Boğazların savunması hakkında ileri gelen Türk Devlet erkânı ile görüştüğümde Donanmanın feci durumuna değinmek fırsatını buldum. İstanbul’a bu ziyaretim, bundan öncekilerde olduğu gibi Padişah’ın özel daveti ile gerçekleşmiştir. Her gün Saray’da birkaç saat kalarak Türkiye’nin merkezi yönetiminin nasıl işlediğini yakından görme fırsatnı buldum… Babıali’nin gücü Padişahın eline geçmiş, bu gidişe karşı çıkanlar derhal azledilmiştir. Şimdi sadrazam Padişah’ın elinde bir kukladan ibarettir. Bütün devlet işleri; ordu, donanma, kamu yönetimi, dış politika, özetle her şey Padişah’ın tekelindedir….Bu muazzam nüfuz ve üstünlüğü sağlamak için insafsız araç ve gereçler kullanılmaktadır. Sıkı bir hafiye ağı payitahtın ve ülkenin en kuytu köşelerine kadar yayılmıştır.-

Günümüzde Ulu Hakan Abdülhamit Han hayranlarının – keşke Yunan kazansaydı- demelerine neden şaşıyorsunuz?

Sakallı Celal beye tekrar dönelim.

Bu kitabın yazarı genç Sultani öğrencisi,Sayın Orhan Karaveli’nin henüz tanımadığı Sakallı Celal beyle yaşadığı bir anısını kendi ağzından dinleyelim.

“ 40 lı savaş günleriydi Cumartesi günleri altı günlük yatılı okul yaşamından sonra kendimizi Beyoğlu’nun kozmopolit ortamına atardık. Çoğu kez karşımıza o “ pilav “ günlerinin merak ve hayranlıkla izlediğimiz Sakallı Celal bey çıkardı.

Bir keresinde yanına yaklaşıp:

-Kimi arıyorsunuz üstat? Bulmanıza yardımcı olabilir miyim? Diye sormuştum.

Yumuşak, sıcak çocuksu gözlerle beni süzmüştü gülerek.

Sol elini inanılmaz bir babacanlıkla sağ omuzuma koymuş

-Kimi mi arıyorum? Demişti.

-Evet, kimi arıyorsunuz? Belki yardımcı olabilirim bulmanıza.

-Sen keyfine bak evlat! Çünkü ben, kendimi arıyorum, kendimi!Diyerek İstiklal Caddesi’nin cumartesi kalabalığını adeta yararak Taksim’e doğru yürümeye başladığını dün gibi anımsıyorum.

Dönemin en ünlü başyazarlarından Ahmet Emin Yalman ( 1888-1972 ) Hür Vatan, gazetesinde birinci sayfadan “ İdealist insan Sakallı Celal vefat etti “ başlıklı haberde şunları yazıyordu.

-Memleketimizin dikkate layık simalarından Celal Yalnızın ani bir kriz neticesinde vefat ettiğini derin bir teessürle haber aldık. İstanbul’da rahat bir hayat geçirmek imkânı elinde iken, öğretmen sıfatıyla taşralarda memlekete hizmeti tercih etmiş, Fransızca öğretmeni olarak Üsküp’e yollanmıştır. Orada kendi kesesinden bir “ futbol  “ meydanıve ekibi oluşturunca yobazlar kendisini tekfir ( kâfir ) ilan etmişlerdi.

Celal Yalnız, kâmil insan örneğine azami derecede yaklaşmış bir filozoftu.

Galatasaray’dan sınıf arkadaşı, ancak Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’e karşı cephede yer aldığı için olacak – yakınlarının ifadesine göre- Celal Bey’in pek sevmediği Refi Cevat Ulunay şunları yazıyordu.

Bütün Galatasaraylılar gibi hürriyete aşıktı. 31 Mart hadisesi olmuş, Hareket Ordusu teşekkül etmişti. Celal mektepten kaçtı, Hareket Ordusuna gönüllü olarak katıldı.

İtalya Trablusgarp’a hücum ettiği zaman bir Fransız pasaportu uydurarak yelkenli ile ve “ Jean Pierre “ namı altında mücahitlere cephane götürdü. Yolda yakalandı fakat iyi Fransızcası sayesinde hem kendisini, hem cephaneyi kurtardı, yerine ulaştırdı.

Hem bilgili, hem de çok zeki olduğu için sohbetine doyamazdık.

Bir gün koyu bir  “ ittihatçı ”  “ ne varmış efendim İttihat ve Terakki memleketi daima Mebusan Meclisi ile idare etti “ deyince Celal Bey “ Doğru, mebuslar vardı “ diye karşılık vermişti. “ ama onlar, seçimle değil tayinle geldikleri için mebus değillerdi. Mesela testininde ağzı var konuşuyor mu? Masanın ayağı var, yürüyor mu?

9 Haziran 1962 tarihli Son Havadisteki “ Kültür “ köşesini “ Yalnız adamın sonu “ başlığıyla Celal Bey’e ayıran Fikret Adil’den birkaç satır: İstanbul’da onu tanımayan yoktu. Bir “ paşazade “ olduğu halde bu sıfatın getirdiği kolay hayattan uzak kalarak edindiği bilgileri ve ideallerini memleket çocuklarına nakletmek için Üsküplere, Kastamonulara gitti. Çevresini saran gericilerle savaştı.

Cumhuriyetin ilanında onu Ankara Lisesi müdürü olarak görüyoruz. Liselerde ilk kadın öğretmen onun vasıtasıyla tayin edildi.

Hürriyet ruhunu “ Şark’ın Garib’e açılmışpenceresi “ Galatasaray’dan ve hocası Tevfik Fikret’ten almıştı.

Dün, Galatasaray Lisesi’nin bahçesinde, tabutunun karşısında, Salim Rıza, Tevfik Fikret’in “ Promete “ şiirini okuyarak Celal Bey’in ruhuna ithaf etti. Kişiliğine en uygun mersiye bu idi…

Zahir Güvemli’nin Yeni Sabah’ta; Yusuf Ziya Ortaç’ın odasına, Yunan tanrısı Zeus’un heykellerini andıran bir güzel baş, kıvırcık bol sakal, alnına düşmüş saçlarla kıyafetini ihmal eder halde bir aydının girdiğini görünce içimden “ ece homo ( işte adam ) “ demiştim. O gün bugündür hakkında kanaatimi değiştirmediğim tek insan.

Müthiş bir ilerici, müthiş bir pervasız, müthiş bir zekâ, müthiş bir kültür adamıydı. Onu yakından tanımış olanlar bir gün kendisi hakkında hatıralarını yayımlarlarsa hizmeti ve değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Akşam gazetesinin “ Akşam Köşesi “ inde Esin Talu diyordu ki: Nefis Fransızcası, geniş malumatı ile pek kolay mevki sahibi olabilirdi, ama eğilip bükülmeyi gerekli suplesi beceremezdi.     Ankara Sultani Müdürü idi. Masasının üstündeki sarı zarfı bakalım gene ne istiyorlar diyerek açtı. Ankara “ Adliye Hukuk Mektebi’nin “ ve benzeri yükseköğrenim kurumlarının gereksinmesini karşılamak üzere bu yıl son sınıfların mezuniyeti sırasında fazla müşkülpesent davranılmaması, ayrıca sondan bir önceki sınıf öğrencilerinin de usulen sınava tabi tutularak son sınıflarla birlikte mezun edilmesi isteniyordu.

Sakallı Celal’in cevabı: Ankara Sultanisi “ boyacı küpü “ olmadığı cihetle vekâletin talebi kabil-i tatbik görülmemiştir! Hem bendeniz, Cumhuriyetin ilanıyla birlikte “ mucize “devrinin sona erdiğini sanıyordum. Demek ki yanılmışım.

Tedrisatın sona ermesine az bir süre kaldığına göre istifamın derhal kabulünü emirlerinize arz ederim.

Milli Eğitim Bakanı ve arkadaşı Hamdullah Suphi Celal Beyin elinden tutup koltuğa oturttu: Celalciğim dedi.Seni anlıyorum. Ama lütfen sen de beni anla. Biraz dişini sıksan? Hiç olmazsa emeklilik hakkını kazanıncaya kadar.

Bak Hamdullah, dedi. “ Meşrutiyet “ ilan ettik, olmadı. “ Cumhuriyet’i “ getirdik, gene olmadı. Bir de “ ciddiyeti denemeye ne dersin? Gönlüm sizlerle beraber. “ Paşa’yla “ beraber. Sonuna kadar.

Yusuf Ziya Ortaç Akbaba dergisinde yazıyor: En zeki, en ışıklı Türkçeyi Ahmet Haşim’le konuşurlarken dinlerdim; ne güzel, ne acı hicvederlerdi birbirlerini… Kızdığı zaman ise mitolojinin ilahları gazaba gelmiş sanırdınız. Yobaz kafa karşısında Celal sahiden “ celallenirdi “

ETİKETLER:
Osman Arıkan

Osman Arıkan

1940 Bursa Orhaneli doğumluyum.İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden ve İstanbul üniversitesi İsletme fakültesi işletme iktisadı enstitüsünden mezun oldum.Özel sektörde yöneticilik yaptıktan sonra kendim bir şirket kurarak ticaret hayatına devam ettim. 1976-12 Eylül 1980 arası CHP il yönetim kurulu üyesi ve eğitim komisyonu başkanlığı yaptım. 1992 seçimlerinde SHP Bursa üçüncü sıradan ön seçimle milletvekili adayı oldum.Fakat Bursa da SHP milletvekili çıkaramadığı için seçilemedim. Halen Sade bir CHP üyesiyim.
Osman Arıkan Tüm Yazıları
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.