Alexa
Medya Siyaset

Talip Apaydın Anlatıyor

Talip Apaydın Anlatıyor

Türkiye’nin “yüzakı” aydınlarımızdan olan Talip Apaydın ; iyi bir okuyucu, iyi bir düşünür, iyi bir yurtsever, iyi bir halkçı, iyi bir öğretmen ve iyi bir yazardır.

Atatürk yolunun yorulmaz yolcusu, aydınlanma mücadelesinin bileği bükülmez neferlerinden olan Apaydın, mezun olduktan sonra Tokat’ın Almus ilçesine öğretmen olarak atanır.

Köy Enstitüsü’nden edindiği okuma alışkanlığını burada da devam ettirir. Yörenin tek kitapçısıyla tanışır, yeni çıkan kitapları getirtir, gazete ve dergileri takip eder; yazar-çizer arkadaşlarıyla mektuplaşır.

Bu günlerde olduğu gibi, o günlerde de, gönlü halk sevgisiyle, yüreği vatan sevdasıyla atan aydınlara “kem” gözle bakılıyor ve adım adım takip ediliyordu.

Talip Apaydın, izlendiğini biliyor ama okumaktan, yazmaktan vazgeçmiyor, “Akan Sulara Karşı” durmaya devam ediyordu.

Talip Apaydın, o yıllarda yaşadığı acı bir anısını şöyle anlatıyor:

“Kuşkulu bakışlar altında olduğumu, gizlice izlendiğimi biliyordum. Bana pek duyurulmamaya çalışılıyordu ama kulaktan kulağa bir takım dedikodular yayılıyordu.

O yıllarda yaygındı, halktan yana sola açık aydınlar izlenirdi.

Bazı mektuplarım çok geç geliyordu. Eğitim dairesinde (Milli Eğitim) belli bir soğukluk vardı. Köy Enstitülü olmaktan da öte, benim hakkımda ayrı bir işlem yürüyordu. Herhalde, anlıyordum.

Karım ilk çocuğuna hamileydi. İştahsızdı, çok zayıflamıştı. Üzülüyordum.

Almus’ta (Tokat’ın İlçesi) doktor falan yoktu. Canımızı dişimize takmış çalışıyorduk. Bir gün erken saatte kapımız vuruldu. Perdeyi aralayıp baktım, yedi, sekiz jandarma; başlarında bir Yüzbaşı, Bucak Müdürü… Pijamayla aşağıya koştum. Yüzbaşı savcılığın yazısını uzattı.

Evinizi arayacağız, dedi.

Afalladım.

Hanım yatıyor, bir dakika izin verin giyinsin, dedim.

Peki, çabuk.

Babam da bizdeydi. Memleketten ilk olarak evimize gelmişti. Ona da haber verdim. Çabucak kalkıp giyindiler.

Buyurun, dedik.

Jandarmalar evin içine daldılar. Merdivenleri tuttular. Önce yatak odamız, sonra öbür odalar didik didik arandı. Yatakların içi, soba borusunun deliği, sandıklar, bavullar, tüm eşya, kitaplarım, notlarım…

Babam, bastonuna dayanıp oturmuş, başını eğmişti yere.

Hıı… Diye söyleniyordu iki de bir. Nereden okuttum seni, nereden?

Baba benim bir suçum yok, göreceksin. Ters ters bakıyordu yüzüme.

Hiç aksatmadan, tam elli yıl namazını kılmış, orucunu tutmuş, koyu Müslüman bir adamdı. Çok kızıyordu. Hanım kahve pişirip getirdi.

Görev yapıyoruz içmeyiz, dediler.

Yüzbaşım, bir Türk evindesiniz, lütfen kahvenizi için, dedim. Görevinizi gene yapın.

İtti eliyle.

Baba sen iç şunu, buyur.

Ben de içmem senin kahveni, dedi.

Kalkıp yürüdü aşağı. Çok kötü sarsıldım. Hanımla göz göze geldik, ikimizde çevirdik başlarımızı. Arama tam üç saat sürdü. Bazı kitaplarımı ve üç yüzden fazla mektubumu ayırdılar. Yüzbaşı bir yastık kılıfı istedi. Yastık kılıflarımızın iki başı da açıktı, hanım oturdu bir yanını dikti.

Mektupları ve kitapları doldurdular içine, bir erin omzuna yüklediler.

Giderken arkalarından baktım. O gün Almus’un pazarıydı. Bir sürü insan toplanmıştı aşağıda. Başlarını kaldırmış bakıyorlardı. Aralarından geçip gittiler

‘Telsiz bulunmuş, Rusya ile konuşuyormuş’ dedikodusu yayılmış fısıltıyla.

O günlerde Sivas’ın Adamlı köyü ile bizim Almus’un bazı köyleri arasında bir arazi kavgası olmuş ve adamlar öldürülmüştü. Bunu Moskova radyosu haber olarak vermiş. Hiç haberim yoktu. Gene Almus yolunda köylüler çalıştırılmıştı. Bataklıktan geçen bir yolu yukarıdaki tepenin eteğine aldırmıştık. Bucak Müdürü ile birlikte benim de katkım olmuştu bu işte.

Köylülere zorla yol yaptırılıyor biçiminde bu haberde dış radyolarda söylenmiş.

Çok sonraları duydum, bu haberleri kim veriyor diye araştırmalar yapılmış.

Telsiz öyküleri o günlerde pek yaygındı. Meğer benden kuşkulanırlarmış. Oysa telsiz nedir, nasıl konuşulur hiç bilmezdim.

Evimi arayan Yüzbaşı ve yanındakiler biraz uzaklaşınca aşağıdan bağıranlar oldu.

Gomunist, insene aşağı! İn de gösterelim!

Hiç sesimiz çıkarmadım. Aşağıya da inmedim. Akşam karanlığı oldu, babam eve gelmedi. Merak ettik. Meğer dükkâncı Celal’den elli lira borç almış, geçmekte olan bir oduncu kamyonuna atlayıp memlekete gitmiş.

Birkaç gün süren bir karabasan yaşadık. Şu var ki karım sağlamdı, dayanak oldu bana. Hiçbir şey olmamış gibi okuluna gitti, geldi.

Beşinci gün akşam karanlığında ‘hiç unutmuyorum, hafif bir yağmur yağıyordu’ usulca Bucak Müdürü’nün evine gittim. Dairenin bitişindeki lojmanda oturuyordu. Daha önce iyi de görüşürdük, ailece gidip, gelirdik. Kapıyı vurdum.

Müdür Bey, izin verirsen savcıya telefon etmek istiyorum, dedim.

Telefon yalnızca Bucak Müdürlüğü dairesinde ve kasabanın kıyısındaki jandarma karakolunda vardı.

Hiçbir şey söylemeden şark diye kapattı kapıyı yüzüme. Karanlıkta dikilip kaldım. Ağzımda acılı bir ses çıktı kendiliğinden.

(Bucak Müdürü bir yıl kadar sonra, rüşvet almaktan mahkemeye düştü ve cezaevine girdi.) Kasabanın arkasını dolanıp karakola vardım. Nöbetçi ere, savcıya telefon edeceğimi söyledim.

Buyurun edin hocam, dedi.

Manyetolu telefonu çevirip savcıyı evinden aradım, ev de yok, Şehir Kulübünden arayın, dediler. Şehir Kulübünden aradım. Oyun oynuyordu her halde, bir epey sonra geldi. Kendimi tanıttım.

Haa, geçmiş olsun kardeşim, dedi. Anakara’dan bir talimat üzerine evini arattık, ama bir suçun yokmuş. Kitapların biz de, gel al. Mektuplarını Ankara’ya gönderdik. Onları da inceledik, hiçbir şey yok. Sen edebiyatçısın anlaşılan, Şairlerle, yazarlarla mektuplaşmışsın. Olur, böyle şeyler üzülme.

Ama Savcı Bey, ben burada görevliyim, dedim. Nasıl çalışacağım şimdi? Suçumun olmadığını nasıl anlatacağım?

Ha hımı şey… Ben Vali Bey’e söyleyeyim. Sizin için bir yazı yazsınlar. Göreve devam edeceğinizi belirtsinler, nasıl?

İyi olur, sağ olun, dedim.

Yazıyı beklemeye başladım. O gün müydü, ertesi güm müydü? Almuslu ahbaplardan Mahmur Ağa evimize geldi.

Bre hoca, dedi, sen niye dışarı çıkmıyorsun? Kalk birlikte kahveye gideceğiz hadi!

Gittik. Kapıdan içeriye girince hep yüzler bize çevrildi. Bir sessizlik oldu.

Bana bakın ulen, dedi Mahmut Ağa. Sütsüzün biri ihbar etmiş, hocanın evi arandı. O götürülen şey telsiz neyi değil, kitaplarıymış, anladınız mı? Bir suçu olsa burada bırakırlar mı bu adamı? Hadi işinize bakın. Yunus, bize birer kahve yap!

Yer açtılar, oturduk. Oyun oynayanlar, oyununa devam ettiler. ‘Geçmiş olsun, biz de bir şey var sandıydık…’ sesleri.

Şimdi düşünüyorum da, o yılların ortamı daha bir başkaydı. Yurt yüzeyinde pek ender geçerdi böyle olaylar. Toplum alışkın değil. Olunca da büyük etki yapardı. Gene de ben ucuz kurtuldum. Daha önce az çok tanımışlardı. Çevrede bıraktığım olumlu etkiler lehime işledi. Öğretmen arkadaşlarım, öbür memurların davranışları ise çok dikkat çekiciydi. Sonra da çok tanık olduk ya, bu tür suçlamalar karşısında insanlar darmadağın olurlar. Kimisinde panik, kimisinde soğukluk, kiminde dam tersi bir dostluk havası gelişir.

Bu olaydan sonra, ben daha dört yıl çalıştım Almus’ta. Kimseye küsmedim, görevimde bir aksaklık yapmadım. Tüm içtenliğimle çalıştım. En zor koşullar altında okullara tek başıma gittim. Öğretmenlerle, eğitmenlerle konuştum. Onların mesleğe yararlı olmaları için elimden geldiğince yardımcı oldum.” (Akan Sulara Karşı / Talip Apaydın)

***                             ***

Talip Apaydın Kimdir?

1926’da Ankara Polatlı’nın Ömerler köyünde dünyaya geldi. İlkokulu Beypazarı’nda okudu, Çifteler Köy Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü bitirdi. Daha sonra Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü’nde okudu ve mezun oldu. Çeşitli il ve ilçelerde müzik öğretmeni olarak çalıştı.

Duygu yüklü toplumsal şiirler, Köy hayatını anlatan öyküler ve romanlar yazdı. İlk romanı olan “Sarı Traktör”le ünlendi. Çocuk edebiyatı, oyun ve anı türlerinde eserler yazdı.

88 yaşında, 28 Eylül 2014’te vefat etti.

Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. HÜSEYİN COŞAR dedi ki:

    KÖY ENSTİTÜLERİNİ Kılıf dikip kapatmasalardı,şimdi ülke çok daha ileri bir seviyede olurdu.Devrimci arkadaşları saygı ile anıyorum.

BİR YORUM YAZ