Alexa
Medya Siyaset

Türk Ordusunda Adalet, Siyaset, İnsanlık Onuru Ve Kadın

Türk Ordusunda Adalet, Siyaset, İnsanlık Onuru Ve Kadın

Türk ordusunun gururla yad ettiği şerefli zaferlerinden biri olan 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı geride bıraktık.

Bu zaferler ordunun harekat açısından örnek aldığı, moral ve motivasyon açısından beslendiği, örnek davranışları kendine mal ederek geleceğe güvenle baktığı değerlerdir. Tarihin hiç bir döneminde utanç verici geçmişiyle övünen bir millet veya ordu yoktur, varsa da bunlar onurlarını kaybedip insanlık tarihindeki onursuz yerlerini almıştır ve alacaktır da.

Türk ordusu atalarının kendisine bıraktığı onurlu mirasa ne kadar sahip çıkabilmiştir veya çıkmaktadır?

Elbette ordumuzun çok değerli ve şerefli subayları bunun farkındandır. Bu yazıda amaç asla suç ya da suçlu aramak değildir. Amacım, 14 yaşımdan itibaren içinde büyüdüğüm, komutanlarımı büyüğüm, babam saydığım, geçimimi sağladığım işimi vatan borcu, sahip olduğum görev ve yetkilerimi vicdanım, Mehmetçiği evladım olarak gördüğüm Türk ordusu hakkında dertleşmek. Bu dertleşmeyi ben görevde iken de yaptım. Hatta emekli olmama çok yakın bir zamanda katıldığım ve en büyük komutanlarımızdan birinin de olduğu bir toplantıda, personel sorunları hakkında bize söz hakkı verildiğinde “Türk Silahlı Kuvvetleri’ni aile olarak gördüğümü, ancak ailemizin parçalandığını düşündüğümü ve çok mutsuz olduğumu” belirtmiştim. Bunun üzerine o komutan tarafından “mutsuzluğum kişilik yapıma ve dünyaya bakış açıma bağlanmış ve kendi bakış açısı olan her sabah aynaya gülerek bakmam” salık verilmişti. Yine yaşadığım haksızlıklar karşısında hakkımı hukuki yollardan aramıştım ve yine askeri mahkemeye verilen ben olmuştum.Bu noktada kaybedenin sadece ben olmadığımı, Türk ordusu ve milleti olduğunu, zaman acımasızca göstermişti. Her ne kadar emekli olsam da bu ordu bizim ordumuz. Türk milletinin üstün özelliklerinin, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’yla dünyada tanınan yüzü.

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) güçlü bir şekilde varlığını sürdürmesi; kanun ve nizamlara riayete, en önemlisi de personelin veya toplumun nazarında hak ve hukuka, adalete dayalı bir sisteme sahip olduğu inancını korumasına bağlıdır. Türk ordusu adaletin neresindedir? Adaletli olmak, personele güven duygusu verirken, onlara hangi yolun doğru olduğunu gösterir, doğruluğa sevk eder, kurumu güçlü kılar. Ne zaman kurum içinde adaletli olunmaz, hak ve hukukun gözetilmediği inancı yerleşirse, personelin kuruma olan güven duygusu kaybolur, moral ve motivasyonu düşer, haklının ve doğrunun değil güçlünün hâkim olduğu bir ortam oluşur.

Hiyerarşik bir yapıya sahip olan TSK’da komutan güçlüdür, güçlü olmak zorundandır. Komutan bu gücünü sahip olduğu mesleki özelliklerinden, bilgi ve tecrübe sahibi olmasından, kanun ve nizamlara bağlı olmasından, adaletli olmasından, doğruluktan almalıdır. Gücünü kendisine verilen yetkilerden veya herhangi bir grubun üyesi olmaktan aldığını düşünen komutanların olduğu bir ortamda, adaletsizlikler, hak ve hukuksuzluklar adeta kol gezer, personel kullaşır, komutanın daha da güçlendiği düşünülür, haksızlıkları ve hukuksuzlukları görmezden gelen, duymayan, bilmek istemeyen bir topluluk oluşur.

Geriye baktığımda Türk ordusunda problemleri dile getirmenin, hakkını hukuki yoldan aramanın komutanlar tarafından istenmeyen bir durum olduğu kanısına vardım. Diğer yandan kendi geleceklerinin komutanların elinde olduğuna inanan, sicil korkusu yaşayıp haksızlıkları, hukuksuzlukları görmezden gelenlerin kullaştığına tanık oldum. Hâlbuki problemi tespit etmek, hastalığı teşhis etmek kadar hayati bir karardır. Problemleri görmezden gelmek de günü kurtarmanın diğer adı.

Komutan güçlü olmalıdır, gücünü kanuni yetkilerinden korkulmasından değil kanun ve nizamlardan; bilgisine, rütbesine, makamına ve şahsına karşı duyulan ve beslenen saygı ve sevgiden almalıdır. Komutan personeline karşı adaletli olmalı, rütbesi ne olursa olsun personelin hakkını korumalıdır. Hukuki yollarla hak aramanın da bir sorumluluk olduğunu görmeli, öğretmeli, hatta teşvik etmelidir.Bu durum komutanın gücünü zayıflatmaz aksine, güven ortamını, saygıyı oluşturur.

Türk ordusunun siyasetle ilişkisi ne anlam ifade eder ve nasıl olmalıdır? Yine büyük komutan ve insan Mustafa Kemal Atatürk, bu konudaki düşüncesini açıkça belirtmiş ve uygulamıştır. Kendisi, hem İttihatçılar zamanında ordunun siyasete karışmasına karşı çıkmış hem de Cumhurbaşkanlığı döneminde komutanları siyaset ve askerlik arasında kesin bir seçim yapmaya zorlamış, askerin siyasete bulaşmasını mahzurlu bulmuştur. Değerli hocamız Emre Kongar’ın Atatürk ve Devrim Kuramları kitabında bu mahzur şu şekilde açıklanmıştır: “…Çünkü siyasal oyunların ve arenanın içine giren ordunun, siyasal partilere koşut olarak kendi içinde de bölünebileceğini ve bu durumun, ülkenin uluslararası savunma gücünü yıpratacağını Mustafa Kemal çok iyi biliyordu. Bu yüzden Atatürk, gerek devrime hazırlandığı İttihatçılar döneminde, gerekse devrimi gerçekleştirdiği Cumhuriyet döneminde, özenle orduyu siyasetin dışında tuttu.” Günümüzde Türk ordususiyasetin neresindedir? Sosyal medyada askerin siyasi görüşünü elinde silahıyla, işaretlerle ilan etmesi veya cemaatlerin etkisi altında kaldığına ilişkin haberlere konu olması ne kadar doğrudur? Bu durum ordunun kendi içinde bölünmesine neden olmaz mı?

Kutladığımız milli bayramlarda kazanılan zaferler kadar bu savaşlarda gösterilen davranışlar da hem ordunun hem de milletin vicdanında hak ettiği yeri bulmuş ve kültür hayatımızı da etkisi altına almıştır. 30 Ağustos Zaferi ardından savaş meydanına giden Türk ve insanlık tarihinin en büyük hizmetkârı büyük Atatürk, eşi benzeri görülmemiş bir zafer kazanmış komutan olmasına rağmen gördüğü manzara karşısında büyük üzüntü duymuştur.“…Binlerce düşman cesedi ve birbiri üstüne yığılmış yüzlere topçu hayvanı, terkedilmiş toplar, cephaneler… Bu elim manzarayı bir müddet seyrettikten sonra: – Bu manzara insanlığı utandırabilir! dedi. Fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler…”(30 Ağustos Hatıraları, s.49.) Atatürk’ün yine bu zaferde Yunan komutanı General Trikopis’in de içlerinde bulunduğu esirlere davranışı da her zaman göğsümüzü kabartan,insanlık onuruna yakışan davranışlar arasındadır.

Atatürk’ün ve atalarımızın mirası olan bu davranışlar bütün gerçekliği ile ortada iken Türk ordusu bu mirasa sahip çıkmanın neresindedir? Bu noktada Türk milleti güvenle yaşasın diye, kendi ailesinin acı çekmesini göze alan ve yıllardır çeşitli mecralarda, çektikleri sıkıntıları hafifseyerek bedenlerini siper eden askerlerimiz, şehit veya gazi olurken, ele geçirilen düşmanın canlı veya cansız bedenlerinin, kişisel ve sayıları çok az da olsa,sosyal medyada görsel olarak paylaşılması ne kadar doğrudur? Şehitlerimizim ruhunu rahatlatmanın veya şehit ailesinin ve gazilerimizin acıların hafifletmenin yolu, zaferi kutlamanın yolu bu mudur? Bu durum insanlık onuruna ve Türk askerine yakışır mı?

Son olarak medeni toplumların tanımlanmasında belirleyici bir faktör olan “kadın”ın Türk ordusundaki algısı nasıldır? 30 Ağustos Zaferi’ne Türk askeri ile omuz omuza yürüyen Anadolu kadınından Türk ordusunda istihdam edilen kadın subay ve astsubaylara uzanan süreçte ve günümüzde ordunun kadına bakışı nasıldır ve kadının konumu ne durumdadır? Türk ordusu bu personele ne kadar cinsiyet ayrımı yapmadan bakabilmiştir veya bu kadın personelden ne kadarı bazı görevlerden kaçmak için kadınlığının arkasına saklanmıştır? Hiç mi general olmayı hak edecek kadar başarılı kadın subay yetişmemiştir?

Hayatlarını kaybettikten sonra hikâyelerini öğrendiğimizSongül (Yakut) Yarbayımı, Melike (Kuvvet) Binbaşımı, Nazlıgül (Daştanoğlu) Üsteğmenimi saygı ve rahmetle anıyorum. Nur içinde uyusunlar!Onların hayatlarını güce taparak kullaşanlarınadaletsizliği, cinsiyetçi yaklaşımları karartmamış mıdır?

Acaba Türk ordusu, atalarının bıraktıkları mirasa sahip çıkabilmiş midir?

Dr.Gülhan Seyhun

Dr.Gülhan Seyhun

1968, Burdur doğumlu. 1986’da GATA Sağlık Meslek Lisesinden, 1990’da GATA Hemşirelik Yüksek Okulundan, teğmen olarak mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde görev yaptıktan sonra 2014 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanlarında iki yüksek lisans, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde doktora derecesi aldı. “Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri, II. Dünya Savaşı Dönemi” kitabını yazdı. Toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Dr. Gülhan Seyhun, en büyük problemin çocuklara kötü örnek olan yetişkinlerde olduğu inancında. Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevdalısı olarak yaşayan Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı ve dansa tutkun bir akademisyendir. Evli ve iki çocuk sahibidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ