Alexa
Medya Siyaset

Vatan Ve Çanakkale Zaferi

Vatan Ve Çanakkale Zaferi

Türkiye’de güven, adalet, demokrasi, laiklik, eğitim, sağlık ve en önemlisi can endişesi taşıyanların bir kısmının, açıkçası imkânı olup bir yol bulabilenlerin, doğdukları, vatan bildikleri toprakları terk ettikleri duyulmaktadır. Terk etmek çözüm mü?

Ne zamandır, bu vatan kimin vatanıdır, kime göre vatandır, onu kendine vatan edinenlere ne ifade eder gibi sorular zihnimi meşgul etmekteydi. Aynı şekilde vatanı terk edenler ne kaybederdi? Nasıl ki Suriyeliler için bu topraklar vatan değilse, buradan gidenler için de gittikleri yerler vatanları değildi. Suriye’den Türkiye’ye gelenlerle, Türkiye’den yurt dışına gidenlerin, var olduğunu bildikleri vatanlarından mahrum olmaları neydi? Vatanı terk etmekle neyi terk ediyorlardı?

Çanakkale Zaferi ve şehitlerimizi andığımız bu günlerde anladım ki; Vatan, ana gibiydi. Anamızı nasıl seçme şansımız yoksa vatanımızı da seçme şansımız yoktu. Ana nasıl kutsal ise vatan da kutsaldı. Düşmana geçit vermeyen ruh, bu ruhtu ve vatan topraklarını anası kadar kutsal görenlerin, bedenlerini bilerek kurban ettiği yerdi Çanakkale. Müslümanlık bu ruha manevi olarak ne kadar güç verdiyse, o toprakları vatan bilip aynı saflarda yer alan diğer dine mensup kişilere de herhalde benzer gücü vermişti. Çünkü Çanakkale’deki zaferi, sadece İslamiyetin korunması arzusuna bağlayanların unuttukları bir şey vardı. O da aynı vatan uğruna aynı safta savaşan gayrimüslimlerin olmasıyla karşı safta savaşanların arasında da Müslümanların olmasıydı.

O zamanlar Türk ordusu Osmanlı torakları içinde yaşayan Müslüman ve Gayrimüslimlerden oluşmuştu. Örneğin, tam olarak sayıları bilinmemekle birlikte Birinci Dünya Savaşı sırasında, 3 Kasım 1914 ile 3 Nisan 1917 tarihleri arasında Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi İstatistik Şubesi’nden alınan listede şehit düşen 215 doktor subaydan 75 kişi Gayrimüslimdi.[i] Yine Çanakkale’de yüzlerce Alman, Osmanlı ordusunda görev almıştı. Türk ordusunun karşısında, İtilaf kuvvetleri içinde ise tam anlamıyla bütün dünya vardı. İngiliz bayrağı altında İngilizler, İrlandalılar, İskoçlar, Kanadalılar, kısa adı Anzac olan Avustralyalılar, Yeni Zelandalı ve Yeni Zelanda yerlisi Maoriler, Hindistan’dan gelen Sihler, Hindular, Nepal’den gelen Gurkalar, Yahudiler, Fransız bayrağı altında Fransızlar, Kuzey Afrika Müslümanlarından Sudanlı, Senegalli, Faslı, Gambiyalılar, Tunus ve Cezayirliler; cephe gerisinde ise Yunanlılar, Mısırlılar, Ruslar vardı.[ii]

Vatan topraklarını savunan Bigalı Mehmet Çavuş askerlerine demişti ki; “Bana bakın, üzerinde durduğumuz, ayağımızı bastığımız yer ata yadigârıdır, vatanımızdır, ha anamızın ırzı ha vatanımın ırzı. Bu gelenler de ırz düşmanları. Ona göre dövüşeceğiz. Bu ırz düşmanlarını geldiklerine pişman edeceğiz”. Mehmet Çavuş ile askerleri düşmanı durdurmuş, yardıma gelen birliklerle düşmana geçit vermemişti. Bu mücadelede en önde olan Mehmet Çavuş’un tüfeği tutukluk yapmış, tüfeği atarak yerden kopardığı taşları fırlatmaya başlamış, bu sırada elleri parçalanmış, bir küçük kürekle birliğini süngü hücumuna kaldırmış, canını kurtaran İngilizler, motora kendilerini zor atmışlardı.[iii]

Anladım ki vatan, ana gibiydi, hem dinden hem de ırktan daha yüceydi. Ondan ayrılmak da herhalde anadan ayrılmak gibi öksüz bırakır, öksüz bırakılmış hissettirirdi insanı.Yurtta barış dünyada barış ilkesiyle, savaştan barış yaratan, dünya tarihinin en büyük lideri olan Atatürk’ün önderliğinde, bu toprakları vatan bilenlerin farklılıkları, belli bir ırka ve dine işaret etmeksizin, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti” denilerek tek bir şemsiye altında toplanmıştır.

Çanakkale Zaferi’ni ve şehitlerimizi anarken, bu toprakları vatan bilenlerin farklılıklarından dolayı ayrıştırıcı değil birleştirici olmalı, savaşa değil barışa duyduğumuz özlemleri ön plana çıkarmalıyız. Aksini yaparsak hem şehitlerimizin ruhunu incitmiş hem de vatan dediğimiz ananın çocuklarını birbirinden ayırmış oluruz.

Ülkeyi terk edenlerin neyi terk ettiklerinin, nelerden mahrum kalacaklarının farkına varmaları, ülkeyi yönetenlerin de bu vatan topraklarını ana kucağı gibi sıcak, güvenli, sevgi ve saygıya dayalı, hoşgörülü kılmaları gerekmektedir.

Bu cumhuriyeti ve vatanı bize emanet eden başta Atatürk olmak üzere tüm komutanlarımızı, tüm şehit ve gazilerimizi ve onların acılı ailelerini rahmet, saygı ve minnetle anıyoruz.

Dr. Gülhan Seyhun

[i]Ayhan Aktar, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Ordusunda Ermeni Askerler, Toplumsal Tarih, 255, Mart 2015, s. 33.
[ii]Vahdettin Engin, Muzaffer Albayrak, Tarihin Akışını Değiştiren Savaş, Çanakkale 1915, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Birinci Baskı, İstanbul 2016, s. 206.
[iii] Turgut Özakman, Diriliş Çanakkale 1915, 100. Basım, 2009, s. 136-138.

Dr.Gülhan Seyhun

Dr.Gülhan Seyhun

1968, Burdur doğumlu. 1986’da GATA Sağlık Meslek Lisesinden, 1990’da GATA Hemşirelik Yüksek Okulundan, teğmen olarak mezun oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde çeşitli hastane ve birliklerde görev yaptıktan sonra 2014 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. Mikrobiyoloji ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi alanlarında iki yüksek lisans, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsünde doktora derecesi aldı. “Tıp Tarihimizde Askeri Sağlık Hizmetleri, II. Dünya Savaşı Dönemi” kitabını yazdı. Toplumsal sorunların büyük ölçüde çocuk eğitimiyle çözülebileceğine inanan Dr. Gülhan Seyhun, en büyük problemin çocuklara kötü örnek olan yetişkinlerde olduğu inancında. Atatürk, Cumhuriyet ve vatan sevdalısı olarak yaşayan Gülhan Seyhun, askeri paraşütçü, tek yıldız dalgıç, kayakçı ve dansa tutkun bir akademisyendir. Evli ve iki çocuk sahibidir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Cenk dedi ki:

    Elinize, ağzınıza ve yüreğinize sağlık hocam…

BİR YORUM YAZ