Alexa
Medya Siyaset

Yaşasın Cumhuriyet

Yaşasın Cumhuriyet

Mustafa Kemal ile Mazhar Müfit (Kansu) arasında Erzurum Kongresi yapıldığı dönemlerde geçen bir konuşma:

“Mazhar not defterin yanında mı?”,

“Hayır Paşam.”

“Zahmet olacak ama bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.”

Mazhar Müfit Kansu’nun aşağıya gidip elinde not defteriyle geldiğini görünce, sigarasından bir iki nefes çektikten sonra:

“Ama bu defterin, bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar gizli kalacak. Bir ben, bir sen, bir de Süreyya (Özel Kalem Müdürü) bileceksiniz, şartım bu…”

Paşa’nın şartı kabul edildi. Bundan sonrasını olayın şahidi Mazhar Müfit Kansu’nun ağzından dinliyoruz:

“Öyleyse tarih koy” dedi. Koydum: 8 Temmuz, 1919 Sabaha karşı.

“Pekâlâ, yaz” diyerek devam etti.

Bir; “Zaferden sonra Hükümet biçimi Cumhuriyet olacaktır”…

İki; Padişah ve Haneden hakkında zamanı gelince gereken işlem yapılacaktır.

Üç; Örtünme kalkacaktır.

Dört; Fes kalkacak, uygar milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bu anda kalem elimden düşüverdi. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme bakıyordu.

Bu, gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşuşuydu.

Paşa ile zaman zaman senli benli konuşurdum.

“Neden duraksadın?” dedi.

“Darılma ama paşam, sizin hayal peşinde koşan taraflarınız var” dedim.

Güldü… “Bunu zaman gösterir, sen yaz” dedi.

Beş;“Latin harflerini kabul edilecektir.”

“Paşam yeter, yeter…” dedim.

Biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insanın davranışı ile:

“Cumhuriyet ilanını başarmış olalım da üst tarafı yeter” dedim.

Defterimi kapattım.

“Paşam sabah oldu. Siz oturmaya devam edeceksiniz, hoşça kalın” dedim.

Yanından ayrıldım. Gerçekten gün ağarmıştı.

O anda olayların beni nasıl aldattığını ve Mustafa Kemal’i doğruladığını ve Mustafa Kemal’in beni nasıl bir cümle ile yıllar sonra susturduğunu tarih önünde açıklamalıyım…

Aradan yıllar geçmişti…

Çankaya’da akşam yemeklerinde birkaç defa:

“Bu Mazhar Müfit yok mu, kendisine Erzurum’da örtünme kalkacak, şapka giyilecek, Latin harfleri kabul edilecek dediğim ve bunları not etmesini söylediğim zaman, defterini koltuğunun altına almış ve bana hayal peşinde koştuğumu söylemişti” demekle kalmadı, bir gün önemli bir ders daha verdi.

Şapka devrimini açıklamış olarak Kastamonu’ndan dönüyordu.

Ankara’ya geldiği zaman da otomobille eski meclis binası önünden geçiyordu.

Ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım!

Kendisinin yanında oturan Diyanet İşleri Başkanı’nın başında da bir şapka vardı.

Kendisi ne ise? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Başkanına da şapkayı giydirmişti.

Ben hayretle bu manzarayı seyrederken otomobili durdurdu. Beni yanına çağırdı ve şöyle dedi:

“Azizim Mazhar Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?”

Mazhar Müfit KANSU (Erzurum’dan Ölümüne Kadar ATATÜRK’LE Beraber)

***                                      ***

Kurtuluştan sonra Atatürk, arkadaşlarının bulunduğu bir ortamda o günleri anımsar;

“Dört-beş yıl önce Erzurum’da iken Mazhar Müfit Bey’e geleceğe ait bazı düşüncelerimi yazdırmıştım, beni hayalcilikle suçlayarak odayı terk etmişti” der.

Mazhar Müfit Bey’e dönerek “Doğru mu?” diye sorar.

Mazhar Müfit Bey mahcup bir yüzle, “Evet Paşam, doğru… Zaferden sonra Cumhuriyetin ilan edileceğini not ettirdiniz. Zafer de, Cumhuriyet’te hepimizin istediği şeylerdi. Bunlara itiraz edilemezdi. Ama sonra başka şeyler söylediniz. Bence hepsi olmayacak heveslerdi.

Sizi hayalcilikle suçlayarak odadan çıktım.”

Gazi Paşa güldü:

“… Zafer de, Cumhuriyet de o tarihte birçokları için hayal bile değildi. İkisi de gerçek oldu.

Ben daha önce de Cumhuriyet sözcüğünü kullanmadan, ‘yeni idare’ diyordum.

Kurtuluşu yeni idarede görüyordum.

Kazım Paşa’ya, Sofya’ya giderken istasyonda, ‘yeni idare’ deyimi ile Cumhuriyet’i kastettiğimi söylemiştim.”

Kazım Özalp Paşa “Evet, 1913’te!”

Atatürk devamla “Öteki düşünceleri de birlikte gerçekleştireceğimize inanıyorum. Hepsi milli egemenlikle, çağdaşlıkla, uygarlıkla, kurtuluşla, halkın esenliği ile Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuzluğa ve mutluluğu ile ilgili özlemler, tasarılar.

Bir daha yenilmemek, sömürge olmamak, ikinci sınıf millet muamelesi görmemek, eşit olmak, başı dik gezmek, halkı uyandırmak, kalkındırmak, kimseye ezdirmemek, çağı paylaşmak, uygarlığa katılmak amacıyla düşünülmüş şeyler.

Çoğunun sizin de özlemleriniz olduğunu sanıyorum.” (Turgut Özakman / Cumhuriyet)

***                                      ***

Ekim 1925’te Fahrettin Altay Paşa Çankaya’da Atatürk’ün misafiridir.

Zihnini hep meşgul eden bir soru vardır.
‘Acaba Mustafa Kemal Atatürk Cumhuriyeti neden 29 Ekim’de ilan etmiştir.
Neden 27 Ekim veya 1 Kasım değil?’
Çankaya Köşkünde yemek sonrası Atatürk’ün yanına gider.
“Paşam benim dikkatimi çekmiştir. Cumhuriyetimizin ilanının 29 Ekim gecesine denk gelmesi acaba bir tesadüf müdür? Üç gün evvel, beş gün sonra da olabilirdi” der.
Bunun üzerine Atatürk şunları söyler:
“Mütarekenin ilk günlerini hatırlarsın. Saray ve hükümet teslimiyeti kabul etmişti. Hükümet sarayın, saray da itilaf devletlerinin elinin altına girmişti. Saray bu halinden memnundu.
Fakat ben bunu kabul edemezdim. Buna karşı koymakla bir çıkış yolunu temin ederek, bu mazlum milleti tarih sahnesinden silmek, ortadan kaldırmak isteyenlere karşı harekete geçmek için kendimi vazifeli saymıştım. Dünyada tek başımıza idik, fakat benim inandığım ideale benimle beraber olanlar da bağlandılar ve netice hâsıl oldu.
Mütareke 30 Ekim 1918’de imzalanmıştı. Vatan parçalanmış, istilaya uğramıştı.
Peki, 30 Ekim 1918’den bizim İzmir’e girdiğimiz tarih olan 9 Eylül 1922’ye kadar kaç yıl geçti? Dört yıl.
29 Ekim 1923’te Cumhuriyeti ilan ettik.
İşte beş yıla sığdırdığımız büyük inkılâp, bizim yaşadığımız şartlara duçar olmuş, hangi milletin tarihinde vardır?
Bu mazlum millet kendisinin hakkı olan yere ulaşmıştır, çektiğimiz acıların, sıkıntıların en büyük mükâfatı işte budur. Bütün dünya bunu görmüştür. Daha da görecekleri vardır.

Beni en çok mesut eden hadise, bu mazlum milletin hak ettiği bu yere gelmesidir.
Sen benim 30 Ekim 1918 sonrası günlerdeki çektiğim azabı bilirsin. Yanımdaydın.

Mondros 30 Ekim’dir. Cumhuriyet 29 Ekim. İşte bu da, mazlum bir milletin ahıdır. Sanırım ki o zamanki devletler bunu anlamışlardır.”
Atatürk bir an durur, elini masanın üzerine koyar ve: “Deyiniz ki, bu tarihten silinmek istenilen bir milletin öcüdür…”
Fahrettin Altay “Ama paşam bundan hiç bahsetmediniz”
Atatürk cevap verir: “Övünmek olur, övünmek benimle beraber mefkûreye inananların, milletin, ordunun hakkıdır”
Atatürk’ün cumhuriyet ilanı için 29 Ekim tarihini seçmesinin özel nedeni bu cümlelerden de anlaşılıyor.

Atatürk 30 Ekim 1918 de imzalanan Mondros Mütarekesi ile her anlamda teslimiyet içine girmiş, kendi tabiri ile esarete uğramış milletinin kaç yıl bu esaret altında kaldığı sorusuna 5 yıl cevabı vermek istemez.
O nedenle 4 yıl 364 gün sonra cumhuriyeti ilan ederek bir ifadeyi kesinleştirmek istemiştir.
Esaretten 1 gün önce cumhuriyeti ilan ederek bir anlamda öç almak istemiştir.
Türk milleti 5 yıldır esaret altındadır demek ona çok zor geldiğinden Türk milleti 4 yıl esaret altında kalmıştır diyebilmek için 30 Ekime 1 gün kala cumhuriyetin ilan edilmesini istemiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, mağrur ve galip batılı devletlere ‘ Ben 30 Ekim’i tanımıyorum!
Sizden bir gün öndeyim. Siz 29 Ekim’i tanıyacaksınız!’ demiştir.

***                                      ***

Gençlerimize; “Ey yükselen yeni nesil, istikbal sizindir. Cumhuriyet’i biz kurduk, O’nu yükseltecek ve sürdürecek sizlersiniz” öğüdünde bulunan Gazi Mustafa Kemal Atatürk, halkımıza da uyarılarda bulunuyor:

… Halkıma şu öğütte bulunmak isterim ki, aranızdan ülkeyi ve milleti en çok seven insanları, aklına, bilgisine, anlayışına, vicdanına en çok güvendiğiniz insanları vekil olarak seçin.

Gerekli ahlaka ve niteliklere sahip bulunsunlar. Medeni cesaret, düşünsel yetenek, dini ve milli sağlamlık gibi niteliklere sahip olsunlar, yurtsever olsunlar. Kötü şöhretli olmasınlar… Arkadaşlar, şahıslar gibi meclisler de despot olur. Ve meclislerin despotluğu, şahısların despotluğundan daha tehlikelidir. Dolayısıyla, uzun süre iktidara sahip olmak üzere toplantı halinde kalacak olan milletvekilleri, yavaş yavaş kendilerini seçen milletin arzusundan, emellerinden, duygularından ve düşüncelerinden uzak kalır.”

***                                      ***

Ey Büyük Atatürk!

Çocuk günlerimde ettiğim yeminimi tekrarlıyorum:

Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğim.

Türklüğümle övüneceğim, doğru kalacağım, çalışkan olacağım.

Küçüklerimi koruyacak, büyüklerimi sayacağım.

Yurdumu, milletimi özümden çok seveceğim.

Ülküm, yükselmek iler gitmek olacaktır.

Varlığım, Türk varlığına armağan olsun.

“Ne mutlu Türküm diyene!”

Celal Durgun

Celal Durgun

20 Eylül 1952 doğumluyum. 27 yıl öğretmen olarak Milli Eğitim’de çalıştım. ADD Milas Şubesi Başkanı olarak iki dönem görev yaptım. ADD Genel Merkezince çıkarılan dergi ile Mudafaa-i Hukuk dergisinde yazılarım yayınlandı. Halen Milas Önder gazetesinde yazıyorum.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ