Medya Siyaset

Yeni İslam / Yeniden İslam / Muhammedî İslam…

Yeni İslam / Yeniden İslam / Muhammedî İslam…

Başta Türkiye olmak üzere bütün İslam dünyasının yeni bir İslam yorumuna ihtiyacı var. Zira cari İslam, yaralara merhem olmak şöyle dursun, her gün yeni yaralar açmaya devam ediyor. İslam toplumları bin türlü dertle / sorunla boğuşuyor.

Savaşlar, çatışmalar, terör faaliyetleri, ölümler, yoksulluk, sömürü, nepotizm ve insan hakları ihlallerinin en koyusu…

İslam ülkeleriyle ilgili haberlerin büyük çoğunluğunda bunlar var.  Oysa İslam, barış demekti, huzur demekti, adalet demekti.  Müslüman toplumlar çölde suya duyulan hasret gibi barışa hasret, huzura hasret, adalete hasret…

Cari İslam’ın sebep olduğu tüm bu sorunları, İslam’ın kendisine asla mal edemeyiz.  Açıkça ifade edelim;  sorunların kaynağı, sultanların nezdinde egemenler lehine yorumlanan cari İslam’dadır.

Cari İslam, yüzyıllardır geniş Müslüman kesimlerin aleyhine işlerken sultanlar / halifeler başta olmak üzere bir avuç seçkinin ise daima lehine işledi. Sultanları yaşatmak adına milyonlar ölüme sürüklendi. Devlet kutsandı ve tanrılaştırıldı.

İktidar sahiplerinin otoritesine itaat, Allah’a itaat gibi görüldü. İslam itikadı ters yüz edilerek sultanlar, halifeler,  krallar; “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi”  diye nitelendi. Hatta bu hususta peygambere atfen hadisler uyduruldu. Saray uleması, dünyevî menfaat karşılığı Allah’ın dinini sultanların arzusuna göre yorumlayıp çarpıttı.

İtiraz dini olan İslam, itaat dinine dönüştürüldü. Başkaldırı dini olan İslam, kadercilik bağıyla pespaye bir boyun eğişin ideolojisi yapıldı. Zulme ve zalime isyan unutuldu. Her çeşit hak arayışı fitne etiketiyle damgalandı. Ölümler, sürgünler, cinayetler “İlahi takdir” denilerek aklanmaya çalışıldı. Hatta şehitlik kavramı, haksız ölümleri bile kutsamak için kullanılan bir maskeye dönüştü.

İslam, aklı önceleyen bir din iken nakil öne alındı. Yoksulu önceleyen bir din iken varsıl öne alındı. Kadını önceleyen bir din iken erkeğin lehine yorumlanarak erkek egemen bir hale getirildi. Halkı önceleyen bir din iken iktidar sahipleri öne alındı.

Bu, apaçık bir sapma ve çıplak bir yozlaşma olarak yüzyıllar boyunca vicdanları kanatmaya devam etti.

Zaman zaman bu cendereden çıkıp gerçek İslam’ı yeniden gün yüzüne çıkarma gayretleri de oldu ama genel manzara hiçbir zaman değişmedi. Çölde bir vaha misali İslam toplumları kısa aralıklarla da olsa adil ve barışçıl düzenler kurup ara dönem denilebilecek devirler de yaşadı ama bunlar süreklilik kazanamadı.

Yeni bir İslam yorumuna duyulan ihtiyacın tespiti, kimilerince reformizm olarak değerlendirilip boğulmak istense de İslamî tecrübe bu konuda aslında kendi kavramını üretmiştir. Bu kavram “tecdid” kavramıdır. Tecdid, Arapçada yenileme manasına gelmektedir. Zamanla kaybolmaya yüz tutmuş özü ortaya çıkarıp yeniden idraklere ulaştırma hareketi olarak tecdid, İslamî yenilemenin / yenilenmenin anahtarıdır. Tecdid, dinî değerleri ve dinsel hükümleri, içinde yaşanan toplumun gereklerine göre yeniden yorumlama ve çağa uyarlama hareketidir. Bu işi deruhte edenlere de “müceddid” denilmektedir.

Bugün, İslam’ı günümüz dünyasına uyarlayacak, çağdaş toplumların gereklerine göre yeniden yorumlayacak “yenileyici / müceddid” beyinlere şiddetle ihtiyaç duyulmaktadır.

İslam tarihi büyük müceddidler doğurmuştur. Söz gelimi İslam peygamberinin vefatının üzerinden daha bir buçuk asırdan fazla bir zaman geçmemiş olmasına karşın Ebu Hanife gibi büyük bir müceddidin doğduğunu görüyoruz. Ebu Hanife, kendi dönemindeki cari İslam’a itirazını yükseltmiş, nakle ve sultana karşı aklı ve halkı önceleyen yeni bir İslam yorumu geliştirmiştir.

Peygamberimizin ahirete irtihalinden sonra adım adım ilerleyen saltanatçı, kabileci ve Arapçı İslam anlayışı, temelleri Halife Osman tarafından atılan nepotizm hastalığı altında kıvranırken, Ebu Hanife’nin akılcı dinsel yorumları şiddetle karşılanmış ve bu büyük müceddid, yaşamını zindanda işkencelere uğrayarak tamamlamıştır. Fakat düşüncelerinin etkisini kırmak, egemenler için kolay olmamıştır. Ne var ki sonunda Ebu Hanife’nin öğrencileri onun mirasını etkisizleştirerek sultanlara teslim olmuşlardır. Bugünkü Hanefilik, işte bu sebeple Ebu Hanife’nin düşüncelerinin biçimlendirdiği bir Hanefilik değil sultanlarca satın alınmış bir Hanefiliktir.

Günümüzde özellikle Sünni dünyası açısından İslamî tecdidin besleneceği ana kaynak, Ebu Hanife olmalıdır. Ancak tekraren ifade edelim ki, Ebu Hanife ile günümüz Hanefiliği asla birbirine karıştırılmamalı. Zira gerçek İslam ile cari İslam arasındaki bağ nasıl ki isim benzerliğinden öteye geçemiyorsa aynı durum Ebu Hanife ve cari Hanefilik için de söz konusudur.

Tecdid hareketinin besleneceği kaynak elbette ki Ebu Hanife ile sınırlı kalamaz. Ebu Hanife’nin buradaki konumu ve rolü öncü oluşudur. Onun açtığı kapının yeniden açılmasıdır yapılması gereken… Açılan kapıdan tarihte olduğu gibi bugün de pek çok müceddidin geçeceği muhakkaktır.

İslamî tecididin bir diğer kaynağı da ehlibeyt imamlarından Cafer – i Sadık’tır. İmam Cafer’in ilmî mirası canlandırılmalıdır. Hem Ebu Hanife hem de Cafer- i Sadık, yaptıkları ilmî çalışmalarla saltanatçı İslam’a karşı Muhammedî İslam’ı savunmuşlardır. Günümüz egemenlerinin de ideolojik ataları gibi, dini halka karşı çok iyi kullandıkları ortadadır. Bu egemenlerin İslam’ın sömürülmesi üzerine kurdukları iktidarlarını kaybetmeleri de yine İslamî bir hareketle gerçekleşecektir. Yeni İslamî hareket; dini, halkın lehine yorumlayan, akılcı ve bilimi esas alan bir hareket olmalıdır.

Ceberrut değil güler yüzlü…

Mezhepçi ayrımcılığa dayalı değil birleştirici ve kucaklayıcı…

Serveti ve zenginliği değil emeği önceleyen…

Egemenlerin hizmetinde değil ezilenlerin yanında…

Baskıcı değil özgürlükçü…

Cehennem korkusu üzerine kurulu değil cennet müjdesini öne çıkaran…

İnanca körü körüne bağlı değil onu aklın süzgecinden geçiren…

İbadetleri / ritüelleriyle değil ahlaki ilkeleriyle tanınan, tanıtılan…

Dini bir siyasal ideoloji olmaktan kurtarıp vicdanlara emanet eden…

Adaleti ve barışı her şeyden önemli gören…

Yeni bir İslam yorumunu ya üreteceğiz ya da hem Türkiye toplumu hem de bütün Müslüman toplumlar olarak sefalet içerisinde yaşamaya devam edeceğiz.

Anımsayalım; ne diyor bize Kur’an?

“…Li külli ecelin kitab / …Her zamanın bir hükmü vardır.”  (Gök Gürültüsü Bölümü 38. Söz – Rad Suresi 38. Ayet)

O halde bu zamanın hükmünü ortaya koymak ve İslam’ı Muhammedî çizgide yeniden diriltmek zorundayız. Bu görev, gerçek müminlerin omuzlarındadır.

Son100- 150 yıllık süreçte İslam’ın yeniden yorumlanma çabasının büyük düşünsel bir birikim doğurduğunu kabul edelim. Bu düşünsel birikimin oluşturucu beyinlerinin gelenekçiler tarafından mahkûm edilmeye çalışıldığı malumdur. Lakin tüm mahkûmiyet uğraşılarına rağmen modernist İslamî yorumlardan zaman zaman gelenekçilerin de istifade ettiğini biliyor ve görüyoruz.

Cemaleddin Afgânî, Muhammed Abduh, Reşit Rıza, Musa Carullah, Fazlur Rahman gibi isimler hala pek çoklarınca tartışılmakta, aleyhlerine bir yığın sözler söylenmekte, görüşlerine karşı yazılar, kitaplar kaleme alınmaktadır. Lakin buna rağmen onların düşünsel ürünlerinin bütün İslam dünyasında nasıl etkiler meydana getirdiğini ve halen de getirmekte olduğunu kim yadsıyabilir?

Türkiye’de ilahiyat camiası içinde büyük bir yere sahip olan ve yakın zamanda kaybettiğimiz Yaşar Nuri Öztürk hocanın görüşlerini de modernist İslam düşüncesinin en önemli ürünleri olarak değerlendirmek durumundayız.

İslam’ın modern yorumu, çağdaş İslamî yaşam yahut İslam’ın tecdidi konusunda üretken, yaratıcı çalışmalar ve bu yöndeki düşünsel ürünler açısından gerek Türkiye’de gerekse İslam dünyasında artık eskiye nazaran çok daha fazla sayıda isme tanık olmaktayız. Bu durum yaşamın ve tarihin akışı bağlamında kaçınılmaz bir sonuçtur.

Bir yanda dini her unsuruyla ve her boyutuyla donuk, durağan ve değişmez bir yapı gibi kabul eden gelenekçiler öbür yanda ise yaşamın devingenliği ve aklın zorlamasıyla İslam’ı yeniden yorumlama ve çağa uyarlama çabasının cesur failleri…

Bu iki cephenin mücadelesi aslında İslam tarihinin her aşamasında mevcuttu. Öyle ki buna Hazreti Muhammed’in vefatının ardından kısa bir süre sonra bile tanık olmaktayız. Lakin dinin görüş ve inançlarının değişkenliği ve hatta devingenliği peygamber sonrası dönemde başlayan sürece hasredilemeyecek düzeyde köklüdür.

Ne kadar köklüdür?

Semavî dinler tarihinin her aşamasında bu kökü görüyoruz. Kutsal kitapların ardı ardına gelişi, peygamberlerin belli aralıklarla ortaya çıkması, din olgusunun devingen ve değişkenliği gerçeğini işaret etmiyor mu? Elbette ediyor.

Lakin kabul etmeliyiz ki, bu durum, doğrudan doğruya son peygamberin risaletinin devam ettiği yıllarda da cari idi.

O halde aklımıza ve gönlümüze zerk edilen bir takım boş inançlardan neşet eden kimi tabuları yıkarak cesaretle söyleyelim ki İslam’ın yenilenme gereksinimi günümüz Müslümanlarının en yaşamsal meselesi olarak görülmek ve kabul edilmek zorundadır. Zira İslam daha oluşum safhasında iken bile kendini tecdid eden / yenileyen bir dindi. Bu yenilenmenin evvelki dinlerin oluşum aşamalarında da söz konusu olduğunu tahmin etmek zor değil. Çünkü İslamî tecrübe bize bu tahmini yapmak için gerekli pek çok veri sunuyor.

Şimdi bu bağlamda İslam’ın oluşum aşamasındaki yenilenmeye dair savımızı anlatalım…

Evet, semavi dinler silsilesinin son halkası olan İslam, yaklaşık 14 asırlık bir tarihe sahip. Bu uzun tarih içerisinde İslam’ın geçirdiği süreçler diğer dinlerden farklı değil. Her din doğduğu zamandan bir süre sonra farklı görüşler çerçevesinde bir takım akımlara / mezheplere ayrıldı. Hatta mezhep altı oluşumlar da söz konusu. Bu, neredeyse kaçınılmaz bir toplumsal yazgı gibi görünüyor. Zira dinler tarihi dediğimiz büyük anlatı bize bunun inkâr edilemez örneklerini sunmakta.

İslam dini de gerek Hazreti Muhammed hayatta iken yaşadığı oluşum sürecinde, gerekse onun vefatından sonra başlayan oluşum sonrası dönemde pek çok değişikliklere uğradı.

Gerçek şu ki, Hazreti Muhammed hayatta iken yani İslam’ın oluşum süreci devam ederken dahi, zamanla bir kısım hüküm ve kuralların değiştiğini kesin olarak biliyoruz. Nitekim bu gerçek, Kur’an’da “nesh” ayetleri ile çok açık bir biçimde ifade ediliyor.

Nesh kavramı ile birlikte bir de Mekkîlik ve Medenîlik meselesi de İslam’ın oluşum aşamasındaki tecdidin / yenilenmenin nasıl cereyan ettiği noktasında bize son derece çarpıcı bilgiler sunuyor.

Öncelikle şu “nesh” konusuna dair birkaç kelam edelim…

Bazıları Kur’an’da asla neshe yer olmadığını iddia ederken, biz bizzat Kur’an’ın kendisinin neshe dair ayetleri muhtevi olduğunu görmekteyiz. Her ne kadar neshe karşı çıkanlar söz konusu ayetleri eğip bükerek farklı yorumlasalar da Kur’an’ın neshten bahseden ayetleri apaçık bir biçimde ortadadır.

Söz gelimi, Dişi Sığır Bölümü 106. Söz / Bakara Suresi 106. Ayette şöyle denilmektedir:

“Biz bir ayeti siler veya onu unutturursak yerine daha iyisini ya da benzerini getiririz…”

Evet, bu ayette bir ayetin silinmesinden yani nesh edilmesinden yahut diğer bir ifadeyle hükmünün ortadan kaldırılmasından söz edilmektedir. Böyle bir durumda yeni bir hüküm için yeni bir ayetin yahut benzer bir ayetin getirileceği belirtilmektedir.

Nesh konusu ile ilgili bir ayet de Bal Arısı Bölümü 101. Söz / Nahl Suresi 101. Ayettir. Söz konusu ayette şöyle denilmektedir:

“Biz bir ayeti değiştirip yerine başka bir ayeti getirdiğimiz zaman Allah ne indirdiğini pek iyi bilmekte iken inkârcılar elçiye; sen ancak bir iftiracısın, dediler. Hayır, öyle değil; onların çoğu bilmezler.”

Neshin anlatıldığı bu ayetler, İslam’ın oluşum sürecindeki yenilenmeleri ifade eden ayetlerdir. Ayet ve surelerin kategorizasyonu noktasında başvurulan bir yöntem olarak Mekkî ayetler ve Medenî ayetler gerçeği de bahsettiğimiz yenilenmenin bir diğer ifadesidir.

Hazreti Muhammed Mekke’de iken vahyedilen ayetlere Mekkî, Medine’de iken vahyedilen ayetlere ise Medenî ayetler denilmektedir.

Bazı Mekkî ayetlerin Medenî ayetlerle neshedildiği ve koşullar değiştiği için Mekke’de ortaya konulan bir kısım hükümlerim Medine’de değiştirildiği gerçeği tefsir külliyatının pek çok parçasında mevzu edilmektedir.

Hakikat şu ki, İslam daha oluşurken bile zaman içerisinde bir kısım kurallar değişmiştir. İslam’ın oluşum süreci yaklaşık 23 yıllık bir zaman dilimidir. Böylesine bir zaman diliminde dahi koşullar değiştikçe kuralların da değişmesi söz konusu iken, daha uzun zaman dilimleri için herhangi bir değişmenin olmaması yahut değişime gerek duyulmaması mümkün değildir

Bu noktada değişimi yahut yenilenmeyi sağlayacak kimdir, sorusunu soruyoruz. Bunun yanıtı aslında yazımızın evvelki kısımlarında verildi ama biz yine tekrar edelim. Bu yenilenmeyi / değişimi / tecdidi yahut reformu, aklı ve bilimi esas alan bilginler sağlayacaktır. Nitekim İslam tarihinde o bilginlere müceddid denildiğini de ifade etmiştik.

O halde konumuzun bu noktasında bir kez daha cesaret ve kararlılıkla belirtelim ki, İslam’ın büyük bir tecdide gereksinimi vardır. Bu tecdidin kaynağı Kur’an ve akıldır. Kur’an’ın aklî bir çizgide yorumlanarak bilimsel gerçeklerle ve Müslüman toplumların ulaştığı sosyolojik koşullarla uyumlulaştırılması, İslamî ve mukaddes bir vazifedir. Bu vazifeyi yerine getirme girişimlerinin reformizm retoriği etrafında mahkûm edilmeye çalışılması, doğrudan doğruya Müslüman toplumların gelişmesi ve ilerlemesinin önüne sözde dinsel bir set çekilmesi uğraşısından başka bir şey değildir. Müslüman aklı bu seti yıkacaktır. Zira yıkmazsa kendisi yıkılacaktır.

İslam, gerek inançsal ilkeleri gerek ritüelleri gerekse fıkhî hükümleri açısından yeniden yorumlanmak ve çağa uyarlanmak durumundadır. Aslında bu, geleneğin tahakkümünden kurtulup Kur’an’ın özgürleştirilmesi hareketi olarak görülmelidir. Evet, Kur’an, geleneğin tahakkümü altındadır. “Kur’an, ancak bu şekilde anlaşılır ve başka türlü anlaşılamaz, yorumlanamaz!” şeklindeki gelenekçi tahakküm, dinsel hayatı fıtratın ve çağın karşısına konumlandıran bir sapmadır. Bu sapma etkisizleştirilmelidir. Bunun için de tecdid hareketi cesaretle ilerlemelidir.

Biz bu yazıda inançsal ilkelerle güçlü ilişkisi bağlamında özellikle bazı ritüellere ilişkin birkaç söz etmek istiyoruz. İnançsal konulara dair görüşlerimize başka başlıklar altındaki yazılarımızdan ulaşabilirsiniz.

İslam’ın günlük yaşamdaki en görünür yönlerinden birini oluşturan temel ritüelin namaz olduğu aşikârdır. Öyle ki Hazreti Muhammed’in; “Namaz dinin direğidir!” biçiminde bir sözünün olduğu pek çok hadis kaynağında belirtilmektedir. Sözün sıhhati ayrı bir konu ama mana itibarıyla bu söz, dine dair yenilenmenin nereden başlaması gerektiğini ortaya koyan hayatî bir ifadedir.

Evet, İslam geniş kitlelerin dinidir. Ve o geniş kitleler için din denildiğinde ilk akla gelen ritüel de namazdır. Bütünsel yenilenme işte bu ilk akla gelen konudan başlamalıdır.

Namaza dair yerleşik algı, cari ve egemen İslam inancının en güçlü yansıması ve yaşama dokunan en belirgin yüzüdür. Bu algının değişmesi, tecdid edilmesi ve aslına rücû etmesi genel bir tecdid için en merkezi noktayı işaret etmektedir.

O halde namaz gerçekte nedir ve bugün nasıl yozlaştırılıp işlevinden koparılmıştır, şeklindeki sorulara kısaca yanıt vererek meseleyi ilerletelim…

Dilimizdeki namaz sözcüğü Farsçadan gelmedir. Kur’an’da bu sözcüğün karşılığı olarak çoğunlukla “salat” sözü kullanılır. Kur’an’daki başka bazı sözleri de ulema arasında namaz anlamına gelecek şekilde anlamlandırmaya çalışanlar da vardır.

Gerçek şu ki Kur’an’da geçen her “salat” sözcüğü namaz anlamına gelmez. Salat sözcüğü genellikle zaman ifade eden sözlerle birlikte kullanıldığında namaz anlamına gelmektedir. Diğer kullanımlarda ise daha ziyade, yardımlaşma, dayanışma, bağlantı kurma, destekleme gibi anlamlar söz konusudur.

Namaz; dua, yalvarma, yakarış gibi anlamlara gelen bir sözcük olarak İslam’ın en önemli ritüellerinden birine ad olmuş bir sözcüktür. Biz ayet çevirilerinde Farsça namaz yahut Arapça salat sözcüğü yerine daha ziyade yalvarış, yakarış, yalvarma, yakarma sözcüklerini kullanmayı yeğliyoruz. Lakin burada anlaşılırlık açısından namaz sözünü kullanmayı tercih edeceğiz.

Egemen dinsel anlayışta farziyet ve vaciplik açısından günde beş vakit namaz, haftada bir Cuma namazı, yılda iki kez bayram namazı olduğu görüşü yerleşiktir. Şii anlayışta ise günlük beş vakit namazın üç vakte cem edilebileceği görüşü vardır. Alevilikte ise günde üç kez dua etme ama haftalık olarak perşembeyi cumaya bağlayan akşam da cem ibadeti vardır. Farklı düşünenler olmakla birlikte pek çok Alevi, cem ibadetini Kur’an’daki salat buyruğunu da içeren bir ibadet olarak görür.

Bizim Kur’an’dan anladığımız gerçek şu ki, günlük namazlar bireysel ve ihtiyarî olmak bakımından Cuma namazından ayrılmaktadır. Cuma namazı ise toplu ve katılımı çok önemli bir namazdır. Tabii ki hakkıyla yani gereğince icra edilmesi koşuluyla…

Biz meseleyi Muhammedî İslam açısından değerlendirdiğimizde gayet açık bir şekilde şunu görüyoruz ki İslam’ın hiçbir ritüeli farziyet yahut vaciplik durumu üzerinden mecburîyet vasfıyla nitelenemez. Her ne kadar bazı ayetlerden bu yönde anlamlar çıkarılsa da bunlar mecazî anlatımlardır. Zira hiçbir ritüelin yapılmaması durumunda bir cezası söz konusu değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde namaz kılmamanın cezasından bahsedilmez. Aynı şekilde oruç tutmamanın da, hacca gitmemenin de bir cezası yoktur. Bu da göstermektedir ki İslamî ritüeller gönüllülük esasına bağlıdır. Bu ritüeller için öğüt, teşvik ve özendirme söz konusudur ama zorlama söz konusu değildir. Kur’an’da yalnızca cana kıymanın, hırsızlığın, zinanın ve iftira atmanın cezası vardır. Üstelik bunlara ilişkin cezalandırma biçimleri de tarihseldir.

O halde şu ilkeyi netlikle ilan edelim ki, namaz kılmamanın hiçbir cezası yoktur. Bazılarınca Bürünüp Sarınan Bölümü 43. Sözdeki / Müddessir Suresi 43. Ayetteki ifadeler, namaz kılmamanın cezasının olduğunu anlatmaktadır. Lakin bu görüş doğru değildir. Zira ayette bahsedilen namazdan kasıt, ritüel manasındaki namaz değil dayanışma, yardımlaşma anlamındaki namazdır. Yani salattır. Ayrıca ayette salat sözcüğü değil de salat eden / salat edenler sözcüğü geçmektedir.

Cehennem halkına sorarlar, sizi ateşe sokan nedir? Onlar da; biz Tanrı’ya yakarışta bulunanlardan ve birbiri ile dayanışma içerisinde olanlardan değildik, derler.

Evet, aslında Tanrı’ya yakarış yalnızca sözlü duadan ibaret değildir. Asıl yakarış eylemseldir. Yakarış aynı zamanda yüceltme manasını da içerir. Tanrı’ya yakarışın gerçekte ne olduğu bir sonraki ayette zaten ifade edilmektedir:

“Yoksulları doyurmaz ve onlara yardım etmezdik.”

Dolayısıyla bu ayetlerden namazın cezası olduğu şeklinde bir sonuç çıkmaz. Üstelik egemen dinsel anlayış doğrultusunda düşünsek ve gerçekten bu ayette namaza dair bir cezadan bahsedildiğini kabul etsek bile bu ceza bu dünyada söz konusu olan bir ceza değildir. (Bu dünya, öbür dünya yani ahret inancı gibi konulardaki gerçek görüşlerimizi, “İslam’ın Ahiret İnancı Yozlaştırılmıştır!” başlıklı yazımızda açıkladık. Burada sadece egemen görüşün çelişkisini ortaya koymak adına böylesi bir açıklamaya başvuruyoruz.)

O halde gerçeği bir kez daha söyleyelim; namaz kılmamanın hiçbir cezası yoktur. Namaz ve diğer tüm ritüeller gönüllülük esası çerçevesinde yapılması gereken ibadetlerdendir. Ayrıca dinde genel bir kural olarak bildiğimiz aslî bir Kur’an buyruğu vardır ki o da; “dinde zorlama yoktur!” anlamındaki ayetten neşet eden malum İslamî ilkedir.

Gerçekte namaz bir okuldur.

Evet, namaz gerek şeklî açıdan gerekse içerik bakımından tam anlamıyla bir okuldur.

Namaz, her şeyden önce kıble koşuluyla, bir eşitlik eğitimi olarak göze çarpmaktadır. Namaza duran herkes aynı yöne yönelir. Aynı yöne yönelişin, öncelikle tevhidi / birliği işaret etmesi bakımından insanların eşit olduğunu / olması gerektiğini öğretme ritüeli manasını taşıdığı idrak edilmelidir.

Namazda kıble Kâbe’dir ve o Kâbe, hac ritüeli sırasında müminlerin beyaz ihram kıyafetleri içinde her türlü makam ve mevkiden sıyrılıp birer insan ve birer mümin olduklarının prova edildiği kutsal mekândır.

Namaz sırasında ayağa kalkmak, ayakta durmak ki, buna Arapçada kıyam deniliyor, tam anlamıyla bir başkaldırı eğitimidir.

Her türlü eşitsizliğe ve adaletsizliğe karşı başkaldırmak için ayağa kalkmak gerekir. İşte namazdaki kıyam şartı; anlayana, bilene ve fark edene bunu öğretir.

Namaza başlarken ellerin yukarı kaldırılması ve “Allahu Ekber!” denilmesi adeta insanların, özgürlük, adalet ve eşitlik için sokaklara, meydanlara dökülüp haklarını haykırmak için slogan atmalarına benziyor. Her ne kadar bugün bazı İslamcı – dinci gruplar, “Allahu Ekber” sözünü ne acı ki yozlaştırmaya çalışsa da aslında bu söz, devrimci bir seslenişi ifade etmektedir.

Ellerin yukarı kaldırılması ve kulağa doğru götürülmesi bir nevi modern dönemlerdeki siyasi gösterilerde slogan atarken havaya kaldırılan sıkılı yumrukları anımsatmaktadır. Evet, kaldırılan o ellerle “Allahu Ekber” diye seslenmek gerçekte şu anlama gelmektedir:

Ey adaleti ayaklar altına alanlar,

Ey zalimler,

Ey sömürücüler,

Ey diktatörler,

Ey özgürlüğümüze kastedenler,

Siz değil Allah büyüktür. O Allah ki haktır, halktır!

Allah; halkın vicdanı, onuru ve emeğidir.

İşte biz, eşitliği ve adaleti bozan ve özgürlüğümüze kastedenlere karşı kıyam ettik, kıyam ediyoruz!

Özetle, namazdaki kıyam şartı zalime ve zulme karşı her devirde daima ayaklanma şuurunun diri tutulması eğitimidir.

Namazda icra edilen bir diğer şekil de rukûdur.

İsyandan veya diğer bir ifadeyle başkaldırıdan / ayaklanmadan sonra neyin yahut hangi değerin / değerlerin karşısında boyun eğilir?

Hiç kuşku yok ki, adaletin, hakkın, eşitliğin, insanlık onurunun, barış, özgürlük ve kardeşliğin karşısında…

İşte rukû ile de bu öğretilmektedir. Ayrıca tekrar anımsatalım ki rukûya eğilirken de “Allahu Ekber” denilmektedir. Bu arada bu sözdeki hakiki içeriği anlamak lazımdır. Bu bağlamda Allah kavramı hakkında gerçek İslamî inancı bilmek için; “Allah Göklerde Değil, İçimizde!” başlıklı yazımızı okumanızı salık veririm.

Rukû ile öğretilenler secde ile takviye edilmektedir. Rukûda boyun eğilen / saygı duyulan değerlere bağlılık secde ile de pekiştirilmektedir.

Namazın bir de sözel içeriği hakkında birkaç kelam edelim…

Her namazda Kur’an’dan bazı bölümler okunur. Bu bölümler, özgürlüğün, adaletin, iyiliğin, eşitliğin, kardeşliğin, hak ve hukukun anlatıldığı bölümler olmalıdır. Böylece namaz kılan kişi ve toplu namazdaki herkes, sözel bir eğitime dâhil olmaktadır. İlgili Kur’an bölümlerini okuyarak yahut okuyan imamı dinleyerek her namazda insanî değerler konusunda tekrar tekrar eğitilmektedir.

İşte bundan dolayıdır ki Kur’an’da; Örümcek Bölümü 45. Sözde / Ankebaut Suresi 45. Ayette “…Kuşku yok ki namaz / yalvarış / yakarış, ahlaksızlık ve kötülükten alıkoyar…” denilmektedir. Peki, bu alıkoyuş nasıl olur? İşte her namazda okunan o bölümlerdeki öğütleri canlı tutmak ve bu konuda sürekli bilinç tazelemekle olur.

Her namazda mutlaka okunması lazım gelen Açana Bölümü / Fatiha Suresi’nin içeriği müminleri bilinç tazeleme ve farkındalık oluşturma konusunda eğiten muhteşem bir manifesto gibidir.

Bakınız; Hazreti Muhammed’in davasının e önemli törenlerinden biri olan namaz / salat sırasında mutlaka okunması gerekli olan Açan Bölümü’nün / Fatiha Suresi’nin şu ayetleri bize neyi anlatıyor;

“İyyake na’budü ve iyyake nesteıyn…”

 “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz…”

“İhdinassırat’al mustakıym!”

“Bizi dosdoğru olan yola ilet!”

Günlük, haftalık ve yıllık bütün dinsel törenlerde yani namazlarda / salatlarda Hazreti Muhammed’in müminleri; özgür olacakları, özgürlüklerine daima sahip çıkacakları, doğru yola yönelecekleri ve o yola bağlı kalmaları gerektiği noktasında birbirlerine ve kendilerine söz veriyorlar. Doğru yola iletilmeyi istemek, ahlaksızlık ve kötülükten uzak durmayı dilemektir. Bu dileyiş, bu konuda sürekli bilinç yenilemek demektir.

Ayrıca şu görkemli seslenişe de yoğunlaşalım:

 “Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğiz ve ondan başkasından yardım dilemeyeceğiz!”

Ne demektir bu bilir misiniz?

“Mekke’nin kodamanlarına, köle tüccarlarına kulluk etmeyeceğim, onlardan yardım da dilenmeyeceğim,” demektir. “Yalnızca Allah’a kulluk edeceğim ve yalnızca ondan yardım dileyeceğim.” Yani; “sadece topluma hizmet edeceğim ve sadece toplumdan yardım isteyeceğim,” demektir. Kişinin topluma hizmet etmesi de aslında kendine hizmet etmesidir. Zira kişi toplumun bir parçasıdır.

Biraz ufkumuzu genişleterek baktığımızda kolaylıkla göreceğiz ki, Hazreti Muhammed’in çağrısındaki Allah, sosyal açıdan kamuyu yani toplumu işaret ediyordu. Öyleyse bu çağrı, kodamanların egemenliği yerine kamunun egemenliği manasını taşımaktaydı. Kamusal egemenlik, kamusal özgürlüğü doğuracaktı. Kamusal özgürlükse bireysel özgürlüğe giden yolun bir merhalesiydi.

İşte namaz bir ahlakî eğitim olmanın yanı sıra ve onun ayrılmaz bir parçası olarak aynı zamanda bir özgürleştirme eğitimidir. Namaz kılan kişi özgürleşir. Ne var ki kıldığı namaz Ebu cehil’lerin, Ebu Leheb’lerin yahut daha sonrasında Emevilerin kıldığı ve Kur’an’da “yazıklar olsun o namaz kılanlara ki…” denilerek kınanan bir namaz olmamalıdır. Zira böylesi bir namaz özgürleştirmez, köleleştirir. Oysa İslam insanı ve toplumu özgürleştirme hareketidir.

Kur’an’da İyilik Etme Bölümü / Maun Suresi’nde kınanan namaz müşriklerin namazıdır. Bu namaz kişiyi ve toplumu köleleştiren, isyanı değil itaati, eşitliği değil eşitsizliği, adaleti değil zulmü kutsayan / kutsatan bir namazdır. Bu namaz, yoksulu itip kakan, haklıya hakkını vermeyen ve şirke boyun eğenlerin namazıdır. Bu namaz, toplum malını belli güç odaklarına peşkeş çekenlerin namazıdır.

İyi bilelim ki ne Hazreti Muhammed ne de Hazreti Ali böyle bir namaz kılmış değildir. Onların kıldığı namaz bir isyan namazıdır, devrim namazıdır, başkaldırı namazıdır. Ve onların kıldığı namaz, hakka, adalete, eşitliğe, kardeşliğe, özgürlüğe ve insanlık onuruna adanmış gerçek bir Kur’anî namazdır.

Bugün büyük ölçüde devletin resmi tapınakları haline getirilen bir kısım camilerde kılınan namazlar, Kur’anî ve Muhammedî namazlar olmaktan son derece uzaktır. Özellikle Cuma namazlarında devlete, devlet ricaline itaat içerikli vaazlar verilmekte ve bu yönde hutbeler okunmaktadır. Bu namazları kıldıran maaşlı devlet memurları / namaz kıldırma memurları ülkede yaşanan adaletsizlik, haksızlık, yoksulluk, yolsuzluk, zulüm ve kayırmacılık konularında tek söz edememektedirler. Devlet, camileri ve Cuma namazlarını halkın kendine itaat etmesi için kullanmakta, bir özgürleştirme okulu olan namazı da esaret eğitimine çevirmektedir. Böylesi bir namazda safa geçmek, Muhammedî bir mümin için asla söz konusu olamaz. Dahası devletin tapınağı haline getirilmiş bir kısım camilere gidip orada namaza durmak, Kur’an’ın kesinlikle reddettiği din dışı bir ameldir. Zira Kur’ân böylesi camileri Dırar Mescitleri olarak nitelemektedir. Malum olduğu üzere Hazreti Muhammed, Dırar Mescidini yıkmış, yıktırmıştır.

Muhammedî İslam açısından özellikle Cuma Namazları çok önemlidir. Cuma namazlarının devlet / hükümet tasallutundan kurtarılması şarttır. Bu, müminler için tıpkı Kâbe’nin Hazreti Muhammed eliyle putlardan temizlenmesi gibi hayati bir vazifedir.

Cuma Bölümü 9. Sözde / Cuma Suresi 9. Ayette belirtildiği gibi müminler kadın ve erkekler olarak hep birlikte ve gönüllülük esası üzerine Cuma namazına gitmelidir. Cuma namazı çok büyük bir olaydır. Toplu, kitlesel bir ritüeldir. Cuma namazının büyüklüğü hem namazın taşıdığı derin devrimci özden kaynaklanmakta hem de özel olarak her Cuma namazının şartı olan hutbeden gelmektedir. Hutbe, her beldede tek bir merkezî mescitte yahut mekânda, meydanda kılınan Cuma namazında o beldenin yerel sorunları ve ülkenin genel meseleleri hakkında haftalık bir bilgilenmedir. Bu bilgilendirmenin siyasi iktidarın propagandasına çevrilmesi o namazı apaçık bir biçimde ifsat eder. Bu ifsat da kılınan namazdan doğacak sevabı / faydayı yok eder.

İslam’ın yozlaştırılması / tahrif edilmesi hareketi namaz üzerinden başlatılmış ve yürütülmüştür. Bir başkaldırı eğitimi olan namaz, Allah’a itaat adı altında sultana itaat ritüeline dönüştürülmüştür. Bu dönüşüm bir yozlaştırma hareketi olarak özellikle Cuma namazlarında Müslüman kitlelere dayatılmış, dayatmaya boyun eğmeyenler de şiddetle cezalandırılmıştır.

Muaviye ile birlikte başlayan namazı tahrif hareketinin sarsıcı sonuç ve etkileri günümüze değin gelmiştir. Muaviye, şehirlerin valilerine gönderdiği emirnamelerle Cuma hutbelerinde Hazreti Ali’ye ve evlatlarına lanet okunmasını emretmiştir. Böylece yaklaşık 80 yıl boyunca camilerde Cuma hutbesi sırasında Hazreti Ali ve evlatlarına en ağır hakaretler edilmiş, lanetler okunmuştur. Zalime ve zulme başkaldırı eğitimi olan namaz, bizzat bir zalimin zulmünü icra için kullandığı devlet törenine dönüştürülmüştür.

Hutbede okunan lanetleri dinlememek için namazdan sonra pek çok kimsenin mescitten çıkmasını önlemek amacıyla Cuma namazlarında hutbenin de yerinin değiştirildiğini biliyoruz. Hazreti Muhammed’in döneminde hutbe namazdan sonra okunurken Muaviye ile birlikte hutbe namaz öncesine alınmıştır. Böylece hutbeyi dinlemek zorunluluk haline getirilmiştir. Lanet okuma iğrençliği terk edilse de bu uygulama (hutbenin yerinin değiştirilmesi) o günden bugüne değin hala devam etmektedir.

Aslında bir siyasi tavır olarak lanet okuma kepazeliğinin günümüzde değişik bir veçheye büründüğünü de cesaretle belirtmeliyiz. Bugün de Cuma hutbelerinde siyasi propaganda içerikli cümlelere rastlamaktayız. Bu, Muaviye ile başlayan o mezkur din dışı uygulamanın günümüze yansıması değil de nedir?

O halde namazlar ve özellikle de Cuma namazları yeniden Muhammedî içeriğe kavuşturulmalıdır. Namazın üzerine düşen müşrik gölgesi ve Emevi tasallutu yok edilmelidir. İslam’ın yenilenmesi hareketinin başlayacağı nokta burasıdır.

Devlet tapınağı haline getirilmek istenen / getirilen camiler yeniden halkın mescitleri / Muhammedî mescitler hüviyetine büründürülmelidir. Olmuyorsa yahut olmayacaksa o mescitler terk edilmelidir. Hazreti Muhammed’in Dırar Mescidine karşı yaptığı uygulamayı biz de aklımızda ve yüreğimizde yapmalıyız. O mescitleri terk etmeliyiz.

Yazımız boyunca pek çok kez namazın bir okul olduğunu ifade ettik. Bu okulun eğitim görevini yapabilmesi için öğrencilerinin anladığı dilde eğitim vermesi şarttır. Namazda anlaşılmayan bir dilde dua ve ayet okumak, eğitimle amaçlanan bilinç tazeleme / farkındalık oluşturma eyleminin önündeki en büyük engeldir. Bu engelin aşılması için herkesin namazını en iyi anladığı dilde kılması gerekir.

Müminlerin, namazlarını anladıkları dilde kılmaları aklın gereğidir. Bu hususta başkaca bir izaha gerek olmamasına karşın biz yine de büyük İslam bilgini Ebu Hanife’nin bu konuda vermiş olduğu fetvayı anımsatalım.

Hanefi mezhebinin kaynaklarından öğreniyoruz ki Ebu Hanife, “kişi ister Arapça bilsin isterse bilmesin, Kur’an ayetlerinin kendi dilindeki çevirisi ile namaz kılabilir,” şeklinde bir fetva vermiştir. (Bakınız; İmam Es- Serahsî, el -Mebsut )

Ebu Hanife bu fetvasını hem aklî olarak hem de Kur’an ayetlerine dayanarak vermiştir. Onun sonradan bu görüşünden döndüğü yönündeki iddialar ise kesinlikle asılsızdır.

Kur’an’ın pek çok ayetinde “namazı ikame edin!” ifadesi vardır. İkame etmek sözü bu noktada çok hayati bir manayı işaret ediyor. Zira ikame etmek demek, diri tutmak, ayakta tutmak, fonksiyonel hale getirmek, amacına uygun bir hüviyete getirmek ve o hüviyette tutmak demektir.

O halde namazı ikame etmek, gerçekte bütünsel olarak İslam’ı ikame etmektir. İslam’ın tecdidi için namazdaki kaybolan, gizlenen ve sansürlenen özün açığa çıkarılması şarttır.

Namazı ikame etmek demek, onu büyük bir devrimci eyleme dönüştürmektir.

Namazı ikame etmek demek, onu toplumsal hareketin merkezine koymak demektir.

Namazı ikame etmek demek; onu dinci, gerici yozlaşmanın tahakkümünden kurtarıp Kur’anî ve Muhammedî özle buluşturmak demektir.

Namazı ikame etmek demek, İyilik Etme Bölümü / Maun Suresi’ndeki gerçeklerle birlikte onu çağdaş müşriklerin elinden almak demektir.

Bilelim ki, namaz kurtulursa İslam kurtulur.

Namaz kurtulursa Müslüman kurtulur.

İslam’ın tecdidinin ritüeller bazındaki bir diğer ayağı da oruç ritüelidir. Oruç bir irade eğitimidir. Tıpkı namaz gibi oruç da Kur’anî anlam ve içeriğinden uzaklaştırılmış bir ritüeldir. Bu konuda; “Ramazan ve Oruca İlişkin Pek Bilinmeyenler” başlıklı yazımıza başvurulabilir.

İslam’ın bir diğer ritüeli de hac ibadetidir.

Gerçekte hac bütün Müslümanların / İslam dünyasının ve hatta tüm insanlığın sorunlarının konuşulduğu, tartışıldığı, bilimsel, kültürel ve sanatsal etkinliklerin yapıldığı büyük ve görkemli bir toplantıdır. Bu büyük toplantı sırasında okunan hutbe bir nevi sonuç bildirgesi gibi olmalıdır. Hazreti Muhammed’in veda haccı sırasında okuduğu hutbe işte bu içerikte tarihsel ve görkemli bir söylevdir.

Ne var ki hac ibadeti süreç içerisinde yukarıda ifade ettiğimiz yönlerini kaybetmiş yalnızca bir takım şeklî amellerden oluşan bir ritüel düzeyine indirgenmiştir.

Elbette ki haccın bir ibadet olarak insanın eğitimi noktasında da işlevleri vardır. Bu konuda ilahiyatçı Profesör Erkan Yar’ın Elazığ Fırat Gazetesi’nin 15 Eylül 2016 tarihli sayısında yayınlanan şu değerlendirmeleri son derece isabetlidir:

 

“…İslam’dan önce Araplar, hac görevini çıplak olarak yapmaktaydılar. Erkekler gündüz ve kadınlar da gece hac görevlerini ifa ediyorlardı. Ancak Kur’an burada bir düzenleme yaptı ve avretin örtülmesi ilkesine bağlı olarak insanın toplum içerisinde belirli yerlerini örtmesinin gerekliliğinden ötürü hacda da örtünmeyi emretti.

Hac; insanın dünyada yaratılışı temsili olarak gerçekleştirmesidir. Hac, insana yeryüzündeki görevini hatırlatmakta ve bu görevi uygulamalı olarak göstermektedir. Bunun içindir ki hacdaki görevler vakfetavafsa’y olarak belirlenmiştir. Bunların hepsi de durmayı yani sükûnu değil; hareketi gerektirmektedir.

Vakfe; insanın bir yerde durması yani hareketin olmaması halidir. Bu duruş anlamsız bir eylem değil, tefekkür için duruştur. Gerçek anlamda tefekkür, toplum içerisinde olmadığından, insanlardan uzaklaşmak gerekir. Vakfe her ne kadar durmak anlamında olsa da, asıl olarak bir fiildir. Bu eylemin tefekkür olarak isimlendirilmemesi vakfe olarak isimlendirilmesi, haccın eylemler bütünü olmasındandır.

Hacda tavaf vardır. Tavaf; bir yerin etrafından uzaklaşmaksızın ve yakınlaşmaksızın dairesel dönüştür. Tavaf bir eylemdir. Bir amaç uğruna dönüştür ki bu amaç da bizim umutlarımız, varmak istediğimiz hedeflerimiz, hayallerimiz vs. yaratılış amacına uygun olan her isteğimizdir. Bazen bir amaç uğruna döner dururuz.

Hacda; Safa ve Merve olarak isimlendirilen iki tepe arasında koşarcasına doğrusal hareket anlamına gelen sa’y vardır. Bu iki tepe arasındaki yürüyüş, yeryüzünde insanın çalışması ve üretmesinin gerekliliğini anlatan simgesel eylemlerdir. Her ikisi de bir işarettir ve bizim amaçlarımızı simgeler. Bazen bir amacın peşinden koşar dururuz.

Hacda şeytan taşlama vardır. Taşlamak simgesel olarak zararlı bir nesneyi kendinden uzaklaştırmayı ifade eder. Yararlı olan nesneler cezbedilir yani çekilir, zararlı olan nesneler ise def’ edilir yani uzaklaştırılır. Şeytan; insanın yeryüzünde yaratılış amacını gerçekleştirmesine engel olan iç ve dış her türlü etken için kullanılır. Bazen çalışma ve üretme eylemi karşısındaki isteksizlik, insanın kendisinden ortaya çıkar. Bu durumda insan kendisini taşlamalı, eleştirmeli ve görevini yerine getirme kararlılığı göstermelidir. Bazen de bu etken dışarıdan yani yeryüzünde fesadı arzulayan bir insandan veya topluluklardan gelir.

Hacda yasaklar yani haramlar vardır. Belirli bir bölge içerisinde, ödevler olduğu gibi kaçınılması ve uzaklaşılması gereken kötü fiiller vardır. İnsan çevresine zarar vermemelidir. Tabiatı korumalı ve güzelleştirmelidir. İnsan, etrafındaki canlıları öldürmemelidir. Bu yasak fiillerin işlenmesi durumunda bağışlanmak için kefaret gereklidir. İnsanın dünyadaki yaşamında da uyması gerekli kurallar vardır. Bu kurallardan bir kısmı fiil yapmamızı diğer bir kısmı da terk etmemizi gerektirir. Öldürme ki yaşasın, çalma ki kendin çalışmayı öğrenesin, sarhoşluk derecesinde içme ki aklın gidip de görev ve sorumluluklarını unutmayasın.

Nedensiz hiçbir emir ve yasak yoktur. Bu nedenler de insanın yeryüzündeki üretim görevi ile ilişkilidir.

Hacda kurban kesilmelidir ki bu kurban hedy olarak isimlendirilmektedir ve sadece hac ibadeti ile ilişkilidir. Kurban; insanın dünyada ürettiği her türlü nesneyi ifade eder. Hedy, kendi elinle ürettiğini başkalarına hediye etmek demektir. Bu ibadet, insana, ürettiği nesneleri gereksinim içerisindeki başkalarıyla paylaşmayı öğretir. 

Son bir eylem olarak saçını kesmelisin. Çünkü hac ibadetinin ortaya çıktığı topluluklarda köleler saçını ve sakalını kesmek; hür olanlar ise saç ve sakalını uzatmak zorunaydı. Saç ve sakalın uzatılması veya kesilmesi o döneme ait sosyal bir ayıraçtır. Köleler için bedensel olarak çalışmanın dışında hiçbir yükümlülük yoktu ve onlar rablerinin yani efendilerinin emirlerini yerine getirmek zorundaydı. İnsanlık gelişti ve günümüzde kölelik kalmadı. Hacda hür bir kimsenin saçını kesmesi, soysal sınıf ayrımını reddetmesi ve gönüllü olarak ve simgesel manada köleliği kabul etmesidir.

Hac, bir ibadettir. Hacda her şey temsildir. Ancak hac ölümden sonra dirilişin temsili değildir. Hac, yaşayan bir insanın dünyadaki ödev ve sorumluluklarının temsilî olarak gerçekleştirilmesidir. Biz Müslümanlar her emir ve yasağın ahiret için olduğunu zannettik. Halbuki her emir ve yasak dünya içindir. Emredilen şeyler insana yararlı ve yasaklanan şeyler de insan için zararlıdır.

Hac; yaşamı boyunca kötülükler yapan bir insanın arınması için emredilmiş bir ibadet değildir; bu nedenle de ömrün başlangıcında yapılmalıdır. Hac, güçsüzün yani acûz ve acûzenin değil, fiil işleme gücü olan güçlünün yapması gerekli bir ibadettir. Hac; siyasi kulis faaliyetlerinin yapılacağı bir mekân değildir; bu nedenle de insanın temiz bir zihin ile gerçekleştireceği bir ibadettir. Hac, bir defa yapılması gerekli bir ibadettir. Çünkü insanın yeryüzündeki görevini bir defa öğrenmesi yeterlidir.”

 

Kur’an’da, “hac, bilinen aylardadır,” (Dişi Sığır Bölümü 97. Söz / Bakara Suresi 97. Ayet) şeklinde bir ifade mevcuttur. Dolayısıyla haccı birkaç güne sıkıştırmak doğru değildir. Hac, Haram Aylar denilen aylara yayılacak şekilde yapılmalıdır.

Erkan Yar’ın da yukarıda ifade ettiği gibi, İslam öncesi Araplar haccı, çıplak şekilde yapıyorlardı. İslam’la birlikte ihram adı verilen bir kıyafet giyilmesi zorunluluğu getirildi.

Haccın, modern dünyada yeniden yorumlanıp bilimsel, kültürel ve sanatsal konularda gerçekleştirilen panel, konferans ve sempozyum gibi etkinliklerle güncellenmesi lazımdır. Zira Hazreti Muhammed’in döneminde haccın bir nevi buna benzer de bir işlevi zaten vardı. Veda hutbesi adlı nebevî söylev incelendiğinde bunu görmek mümkündür.

İslam’ın tecdidi noktasında üzerinde durulması gereken bir diğer ritüel / ibadet de zekat ve infak ibadetidir. Bu ibadet varsılın servetinin küçük bir bölümünü yoksullara dağıtması biçiminde anlaşılmaktadır. Oysa gerçek öyle değildir. Muhammedî İslam’daki bu ibadet dinin en önemli amellerinden biridir. Bu ibadet, ihtiyacından fazlasını başka ihtiyaç sahiplerine vermek ve servet birikiminin önüne geçmek amacına matuftur. Böylece iktisadi sınıf farklarının oluşmasını önlemek ya da en azından belli düzeyde kontrol altına almak hedeflenmektedir. Bu hususta Kur’an’ın buyruğu açıktır:

“Allah, rızıkta sizi birbirinize üstün kıldı. Kendilerine fazlalık verilenler bu fazlalığı ellerinin altındakilere verip de onlarla eşit hale gelmek istemezler…” (Bal Arısı Bölümü 71. Söz / Nahl Suresi 71. Ayet)

Evet, görüldüğü gibi bu ayette varsıl egemenlerin yoksullarla eşit hale gelmek istemeyişleri azarlayıcı bir dille ifade edilmektedir. Yani eşit hale gelmeleri gerektiği vurgulanmaktadır.

Zekât ve infak konusunda da İslam’ın tecdidi / yenilenmesi, yukarıdaki ayet gereğince iktisadi eşitliği hedefleyen bir anlayışla gerçekleşmelidir. Nebevî dönemde bu ibadetin (Zekat ve infak) sözünü ettiğimiz hedef doğrultusunda icra edildiği muhakkaktır. Bu hakikati hem yukarıdaki ayet hem de Hazreti Ali ve Hazreti Ebu Zer Gıfarî gibi büyük İslam toplumcusu önderlerin tarihe nakşolmuş görkemli mücadeleleri ortaya koymakta ve idrakimize kazımaktadır.

Tüm ritüelleri ve inanç ilkeleriyle İslam’ın ana ülküsü tevhid düzenini kurmak ve sonrasında bu düzeni devamlı hale getirmektir. İşte bu yolda yapılan mücadeleye de cihad adı verilmektedir. Cihad, sözde din uğruna yapılan kanlı savaşlar değildir. Tevhidi yani birliği, eşitliği, adaleti egemen kılmak için yapılacak her türlü bilimsel, kültürel ve sanatsal çalışmadır.

İslam’ın tecdidi cihad kavramını da aslî kimliğine kavuşturan bir çaba olmalıdır. Aslında bugün ve gelecekte yapılabilecek en büyük cihad, İslam’ı her çağda yeniden tecdid edebilme cesaret ve gayretini yüksek bir kararlılıkla ortaya koyabilmektir.

İslam mutlaka tecdid edilecektir. Ondaki gizilgüç / potansiyel, tecdidin engellenmesi yönünde yapılabilecek her türlü girişimi etkisiz kılmaya muktedirdir.

Zira bir Kur’an ayetinde de belirtildiği üzere; “Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır!”

 

Cemil Kılıç

Cemil Kılıç

1975 yılında İstanbul'da doğdu. Sinop nüfusuna kayıtlı. İlk öğrenimini Sinop ve İstanbul'da tamamladı. İstanbul'da Küçükköy İmam Hatip Lisesi'nin ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin Kelam ve İslam Felsefesi Bölümü'nü bitirdi. 1998 yılında aynı üniversitenin Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Sosyal Antropoloji Anabilimdalında Yüksek Lisans eğitimine başladı. 1999 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliğine atandı. 2001 yılında; "Ümmet Sisteminden Ulus Devlete Geçişte Harf İnkılabının Kültürel Değişim Üzerine Etkileri" teziyle Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. Atatürkçü Düşünce Derneği Fatih Şubesinin kurucuları arasında yer aldı. 13 Ağustos 2017 tarihinde "Atatürkçü, Cumhuriyetçi İlahiyatçılar" adıyla kurulan oluşuma öncülük etti. "Anlamak İçin Türkçe Kur'an" adlı meal çalışması da dahil yayınlanmış 9 kitabı bulunmaktadır. Halen eğitimcilik görevini sürdürmektedir. Yakında yayınlamayı tasarladığı "MUHAMMEDÎ İSLAM" adlı kitabına ilişkin çalışmalarına devam etmektedir.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ