Alexa
Medya Siyaset

Yeniden Devletçilik

Yeniden Devletçilik

Cumhuriyet kurulduğunda ülkemiz bir tarım ülkesi, halkımız da tarım toplumu idi. İstanbul’da adına sadece atölye diyebileceğimiz birkaç dokuma tesisine fabrika demek doğru olmazdı.

Cumhuriyeti kuranlar kısa bir düşünce ve deneme devresinden sonra Devletçilik olarak tanımlanan kalkınma modelini keşfedip, kararlarını her aşamada halkın onayını ve desteğini arkalarına alarak yola çıktılar.

Dış politikalarını YURTTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ eksenine oturtarak çıktıkları bu yolda önceliklerine eğitimi alarak bütün enerjilerini tarım ve hayvancılıkla birlikte sanayileşmeye tahsis ettiler.

Uyguladıkları devletçilik modelinde;  “ özel sektör ’ün yapamadığını devlet yapar “ ilkesini uyguladılar. Bir taraftan ülkenin acil gereksinimleri olarak tanımladıkları;dokuma, demir-çelik, şeker, tarım, hayvancılık gibi dallarda yabancılarlada işbirliği yaparak büyük bir kalkınma hamlesine giriştiler. Böylece yirmi yıldan beri sata-sata bitirilemeyen yüzlerce sanayi tesisini yurda kazandırırken, diğer taraftan eğitimde çağ atlamaya çalıştılar, bir ölçüde atladılar da.

Bu cümleden olarak bir taraftan yurt dışına eğitime gönderdikleri gençleri bu tesislerin yönetimlerinde değerlendirirken, diğer taraftan milli eğitimi çağdaş düzeye taşıdılar. ( Köy Enstitüleri deneyimini de unutmayalım. )

Ne yazık ki 1950 sonrası her alanda olduğu gibi ekonomik alanda da uygulanan dışa bağımlı neo-liberal politikalar bizi büyük çıkmazlara sürükledi.

Oysa özellikle 1924 İzmir İktisat kongresinden sonra benimsenen kalkınma hamleleri sayesinde her alanda müthiş denilebilecek ilerlemeler kaydedildi.

Kurtuluş Savaşı sonrası Kendi-kendisini beslemekten aciz Türk toplumu, devlet desteklerini arkasına alıp, günün modern tarım işletmelerini hayata geçirirken,Devlet Üretme çiftlikleri öncülüğünde Türk tarımını Dünya tarımı ile yarıştırıyordu.

Kısa sürede tarımsal ürün ithalatçlığından, ihracatçılığına dönüştürmüşlerdi ülkemizi.

Türkiye;Ortadoğu’nun tahıl ambarı olurken, dünya da kendi-kendine yeten yedi ülkeden birisi olarak anılmaya başlamıştık.

Tarım alanındaki bu başarılar sürerken sanayi de ihmal edilmedi tabii ki. Günün teknolojisi ile kurulan Kayseri Uçak fabrikası,ülke gereksinimlerinin yanında yurt dışından siparişler almaya başlamıştı. Eğer kapatılmasa idi bugün yine F-35 kuyruğunda olur muyduk acaba?

İstanbul merkezli savaş sanayii hızla gelişirken, Ruslarla neredeyse bedava denecek koşullarla Kayseri Bez Fabrikası ve Demir-çelik fabrikalarını faaliyetegeçirmiştik. Üstelik bedava denecek koşullarla yapılıyordu bunlar. Çünkü bunların bedeli tarım ürünleri ihracatı ile ödeniyordu. Diğer deyimle borçlar; Geçiş garantili Osmangazi köprüsü veya uçuş garantili Üçüncü Hava Alanı borçları gibi değildi.

İkinci Dünya Savaşı dönemi ( 1938-1944) hariç, genç Türkiye, yukarıda belirttiğimiz gibi ortalama %10 büyüme oranlarını sürdürürken, dünya ülkemizi hayranlıkla izliyordu, itibarımız göklerde uçuyordu.

Ne oldu ise 1950 den sonra oldu ve televizyonlarda efelenmelerimize karşın; itibarımız övünemeyeceğimiz durumlara geriledi.

Küçük Amerika hayalleri ile sanayiden, daha ucuza ithal etme avuntuları ile tarımdan ve hayvancılıktan vazgeçtik. Sovyet korkusu ile girdiğimiz NATO,  Amerika ve Avrupa’nın Liberal Ekonomi dayatmaları, Avrupa Birliği sevdaları sayesinde, üretimden uzaklaşarak borçlanma ekonomisine kendi-kendimizi mahkûm ettik ve 68 yılda 450 miyar dolarlık dış borç ile duvara tosladık.

Oysa biz; daha dorusu Osmanlı, aynı yöntem ve uygulamalarla yıkılıp gitmişti. Tarihimizden ders almadık, almamak ta ısrar ediyoruz.

Gelin 1838 tarihli Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşmasını anımsayalım. Yanılmıyorsam bir kitabında Halil İnalcık bu anlaşmanın yürürlüğe girmesinden sonra yalnızca İstanbul’da 248 Tekstil Fabrikası kapandı diyordu. Bursa, Balıkesir, Gaziantep v.s. gibi illerimizdeki ipekli ve pamuklu tekstil üretimleri yok oldu. Çünkü Balta Limanı anlaşması da denilen bu anlaşma ile ülke Avrupa’nın açık pazarı haline getirilmişti ( 1 )

İngiltere Dışişleri Bakanı Henry Palmerston 1839 başında İstanbul’daki büyükelçisine şu buyruğu veriyordu. “ Serbest Ticaret yoluyla Sultan’ın uyruklarının servet ve refahı artacak, sanayi önemli gelişme gösterecek. Türkiye bu anlaşmayı uygulamakla, Batı uygarlığına girecek. Gereken kişilere bunları anlat. “( 2 )

Nasıl, AB. Eski temsilcisi Karen Fogg’u anımsattı mı?

Ne yazık ki biz,  Erol Manisalıyı dinlemeyip, hiçbir karşılık almadan liboş takımının vaveylası ve Tansu Çiller öncülüğünde Gümrük Birliği CANGIL’INA kendimizi kapıp koyuverdik.

Gelin artık; fabrika ayarlarına dönelim. Orta, iç ve Doğu Anadolu’da tarım ve hayvancılığı; gerekirse devlet eli ile ihya edelim. Özel Sektör ’ün yapmadığı veya yapamadığı sanayi yatırımlarını gerekiyorsa devlet eli ile yapalım.

Osman Arıkan

8.8.2018

( 1 ) Metin Aydoğan – Türkiye üzerine notlar sayfa 21
( 2 ) Doğan Avcıoğlu – Türkiye’nin Düzeni 1.Cilt

Osman Arıkan

Osman Arıkan

1940 Bursa Orhaneli doğumluyum.İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinden ve İstanbul üniversitesi İsletme fakültesi işletme iktisadı enstitüsünden mezun oldum.Özel sektörde yöneticilik yaptıktan sonra kendim bir şirket kurarak ticaret hayatına devam ettim. 1976-12 Eylül 1980 arası CHP il yönetim kurulu üyesi ve eğitim komisyonu başkanlığı yaptım. 1992 seçimlerinde SHP Bursa üçüncü sıradan ön seçimle milletvekili adayı oldum.Fakat Bursa da SHP milletvekili çıkaramadığı için seçilemedim. Halen Sade bir CHP üyesiyim.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Şahin dedi ki:

    Ahh işte o 1950 senesi Menderes dönemi yokmu, hızla koşan bir yarışmacıya yandan bir darbe yaparak yere yıkmak gibi? olmuştur..
    Bugün ki yarışmacı ise yürüyerek gidiyordu ki büyük bir darbeyle yere düştü? ve kalkabilmesi çok zor..

BİR YORUM YAZ