Alexa
Medya Siyaset

Yoksulluk ve İntihar

Yoksulluk ve İntihar

Samsun’da intihar eden baba, Fatih’te intihar eden 4 kardeş, Antalya’da intihar eden 3 kişilik aile, İstanbul’da intihar eden 3 kişilik aile, adliye önünde intihar eden bir kişi… Son günlerde yazık ki gündemde intihar, daha da korkuncu toplu intiharlar var.10 günde 15 kişi intihar etti. Sebep: işsizlik, yoksulluk,  borç…

“Nedir ki bağıran beş on kişi, asıl sen susana sor. Susana sor, bedeni ne biçim bir sarsıntı, deprem içindedir. Ve ne kıyametler boşaltıyordur havaya toprağa.” diyor Gülten Akın 42. Gün’de.  Soran yok ama onlara. Sadece bağırmaya devam ediyor birileri…

Türkiye’de 16 milyondan fazla kişinin açlık sınırında olduğu, 48 milyondan fazla kişinin de yoksulluk sınırının altında yaşam mücadelesi verdiği bilinmektedir. Bu dört kardeşin ölüm sebebini sadece ‘ekonomik sıkıntılara’ bağlarsak, düz mantıkla en azından bu 16 milyon kişinin de intihar etmesi gerekmez mi?

El Sistema’nın kurucusu Abreu, yoksulluğun en vahim yanının hiç olma, hiçkimse olma, kimliksizlik hissi olduğunu söylüyor ve bu vahim konulara“toplumsal güven eksikliği”ni ekliyordu.Yoksulluğun yalnızca maddi yoksunluktan ibaret olduğunu düşünmek doğru değil. Bu üstünkörü bakış  vegerçekdışı.Abreu’nun bıraktığı yerden söyleyebiliriz: Yoksulluk, bizi sadece hiçleştirmez, kimisi için “şey”leştirir. Bize bir “şey”ler yapar; bizi neye dönüştürür veya biz onunla neye dönüşürsek o “şey” oluruz. Ardından sağlıklı yaşamsal pratiklerimizin yitimi gelir. Kocaman bir süreç içinde, yoksullaşma süreci içinde azar azar ve yavaş yavaş bizi bir yere götürür. Sürecin mekânları, eylemlilikleri, “şey”likleri değişir. Yoksullaşma sürecinde duygular dönüşür, onlar da yoksunlaşır. Duyguların yoksunlaşması ve “yaşamdan yoksun” olma duygusunun işgali gelir ardından. Yani, yoksulluk bize bir şeyler yaparken bir bakıma manevi bir işgal sürecini de yaşarız beraberinde. Çabalamanın, didinmenin, öfkenin, çaresizliğin, yalnızlığın, değersizliğin, bağırmanın ve susmanın işgaliyle başbaşakalırız. Onurlu bir yaşamı düşleyerek kalırız. Yaşamdan yoksun olma, kendinden yoksun olma hissini destekleyecek ve sürdürebilecek koşullarla, kurumlarla, insanlarla yaşarız. Hâlâ yaşıyoruzdur. Yoksun olduğumuzu, hiç olduğumuzu hissettiğimiz bir yaşamı sürdürüyor ve yaşıyoruzdur.

Yoksulluk kaynaklıysa eğerİntihar, tepeden tırnağa bir yoksullaşma sürecinin sonucu değil midir?  Yaşam topyekûn yoksul kalmıştır, yoksullaşmıştır; zihin yoksullaşmıştır, kalp yoksullaşmıştır, zaman yoksullaşmıştır… En basit haliyle, yarının kendisi ve fikri yoksullaşmıştır. Çünkü gün yaşanıyorkenbile  yoksuldur. Yarının varlığına, başlangıcına, bitimine bizi götürebilecek herhangi bir duygu bulamayız, duygular yoksullaşmıştır. Yoksul uykular uyunmuştur, yoksul sabahlara uyanılmıştır, sokakta yoksul adımlar atılmıştır. Bakışlarınız yoksullaşmıştır örneğin. Gözünüz yoksullaşmıştır çünkü feri gitmiştir! Yalnızca aç kalınmamıştır, yalnızca soğukta kalınmamıştır, yalnızca faturalar ödenmemiş değildir. Süreğen yoksulluk, duyguların yitiminden önce birkaç duyguyu bol keseden vermiştir. Yoksulluğun duyguları vardır ve onlar bizi kendi bolluklarında boğabilir. Utancın, mahcubiyetin, üzgünlüğün, öfkenin, yetersizliğin bolluğunda boğuluruz. Bu bolluk sürecinde “yüzü tutmayan” bir şey olmuşsunuzdur. “Yüzü yere eğilen” bir şey olmuşsunuzdur. Sonunda yüzünüz yoksul bir yüzdür, ayaklarınız yoksulluğun ayaklarıdır, elleriniz yoksuldur. Daha fazlası olamayacağınız bir “şey” olmuşsunuzdur. Bu hiç olmak mıdır? Yorum sizlerin.

Yaşamı reddetmek, bir bakıma, “şey”den veya “hiç”ten başka olmaya dair bir eylemdir. Yarının fikri ve duygusu yitirildiği için, yarının işlevini görmüş, yarının beklentisini karşılamış bir eylem yerine geçer. Yaşamı reddetmenin kararını verebilmek, bu kararı uygulayabilmek “hiç”ten fazlası mı eder, bunu bilmiyorum. Sadece yarından vazgeçmenin, yarını “şey”den ve “hiç”ten daha başka bir şey olarak yaşamaya güdülenmekle ilişkilenebilir bir yanı olduğunu düşünüyorum. İkisi de bugünden başkalaşıyor, bugünü başkalaştırmak için eyliyor ve “hiç”e, “şey”e denk gelmiyor. İntihar edenleri unutmuyoruz. Eceliyle ölenleri unuttuğumuz kadar… Ecel bize sorumluluk yüklemiyor. İntihar bize, eylemi gerçekleştirene ve eylemden etkilenen herkese sorumluluk yüklüyor.

İntihar yoksullaştırma eylemidir. Eylemi gerçekleştiren bizi yoksullaştırır. Eyleyenin süreci bizi yoksullaştırır. İntiharın yoksulluğu, onu gören gözü ve duyan kulağı da yoksulluğun duygularına ve duyguların yitimine uğratabilir. İntihar, bizi türlü duyguların sorumluluğunu almakla bırakan bir eyleyiciyle ve eyleyicinin hikayesindeki her şeyle yoksullaştırır. Sürecin yamacındaysak, eyleyenin yaşamının tanığıysak, yoksullaşmasının tanığı olamamışsak, tüm bunlardan daha uzak bir noktadaysak; yani her koşulda bizi içine çeken, havaya toprağa boşaltılmış kıyametlerle kalırız. Kıyametleri düşünürüz. Kıyametlerin sorumluluğunu alırız.

Bağırmanın değil susmanın, bağıranın değil susanın, duyduğumuzun değil duymadığımızın sorumluluğu bize kahırla kalır. Ve kocaman bir soru: Bunlar intihar mı? Yoksa yoksulluk yoluyla işlenilen bir cinayet mi?

Arzu KÖK

ETİKETLER:
Arzu Kök

Arzu Kök

1972 İskenderun/HATAY doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini İskenderun'da, yüksek öğrenimini Ankara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü'nde tamamladı. Halen özel bir kurumda görev yapmaktadır. Yazı yaşamına Ulus Gazetesi'nde köşe yazarlığı ile başladı. Halen pek çok gazete, internet sitesi ve edebiyat dergilerinde yazılarıyla yer bulmaktadır
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ